Tarih Vazgeçenlerle Dolu

   Hepimizin günlük işleri, bunların yanında bir de gerçekleştirmek için çabaladığımız büyük hayallerimiz var. Günlük işler iyi kötü bir şekilde ilerliyor. Ama o hedeflerimizde, büyük hayallerimizde durum her zaman istediğimiz gibi gitmeyebiliyor. Kimi zaman çukura düşüyoruz , kimi zaman büyük bir dağ aşmamız gerekiyor. Maalesef ki sonuca ulaşmak çok zor olabiliyor.
   Ne zaman o çukurdan çıkmaya çalışırken yada dağı tırmanmaya çalışırken yorulsak işte o zaman dünya bize zindan oluyor. Kendimizden, hayallerimizden, isteklerimizden her şeyimizden vazgeçip orada ölmek istiyoruz.
   İşte orası bırakmamamız gereken, birazda daha sabırla devam etmemiz gereken nokta. Ne yazık ki tarih tam başaracakken vazgeçenlerle dolu.
   Sevgili okur, ne zaman yorulursanız, ne zaman çukurdan çıkamazsanız, ne zaman dağı tırmanırken ayaklarınız kopsa unutmayın; sizin hayalleriniz , hedefleriniz, istekleriniz var. Asla kaybetmeyin.  Tüm zorluklarla savaşın, kaybetmek kelimesini lisanınızdan silin. Savaşın bu uğurda gerekirse ölün ama asla kaybetmeyin. Zira ölene kadar savaşırsanız zaten asla kaybetmiş olmayacaksınız.

KIZIL ELMA


Kızıl, Türk kültüründe genellikle kıymetli sayılan bir renk; Elma ise mistik bir yanı bulunan; bolluk, bereket, şifa kaynağı olarak görülen bir meyvedir.

Kızıl Elma üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülkülerin bir simgesidir. Başka bir ifadeyle düşsen bile ayağa kalkmak, yorulsan bile durmamak, ölsen bile tekrar dirilmektir.

Kızıl Elma’ya gerek tarihimizde gerekse edebiyatımızda rastlıyoruz.

Türk tarihine baktığımız zaman Kızıl Elma Oğuz Türklerinden başlamış ve bugüne ulaşmıştır. Oğuz Türkleri, Hazar denizinin doğusunda yaşarken Hazar bölgesinin tümüne egemen olan Hazar Kağan’ının ipek çadırının tepesindeki “Altın Top” (Kızıl Elma) onlar için ulaşılması güçte olsa ulaşılmak istenen bir hedef oluşturuyordu. Çünkü bu Altın Top yani Kızıl Elma; Hazar kağanları için bölgelerindeki hakimiyetinin en büyük ifadesiydi. Bu Altın Top, kimin eline geçerse hakimiyette onun oluyordu. Altın Top ; böyle bir ülkü idi.

Zamanla bu ülkü bir hayal de olsa, Oğuz Türkleri tarafından elde edildi. Elde edildikten sonra ise, yeni ülküler belirlendi. Çünkü onlar için, toplumdaki kişileri birbirine bağlayan en büyük bağlantının çıkar ve ihtiyaç birliğinden öte, bu tür ülkü birliktelikleri olduğuna inanılıyordu. Ülküleri olmayan bir toplumun; yürüyen bir yığından farkı olmadığı düşünülüyordu.

İslamiyet’ten sonra Türklerin Kızıl Elma’sı İstanbul’un Fethi oldu. Hz. Muhammed (s.a.v)’in Hadis-i Şerif’ine layık olmayı kendisine ülkü edinen Fatih Sultan Mehmet ve ordusu bu ülküye de ulaştıktan sonra Kızıl Elma Roma’daki Saint Pierre kilisesine taşındı. Çünkü burası Katolik dünyasının kalbiydi. Fatih Sultan Mehmet’te bunun farkındaydı ve Otranto seferi ile Kızıl Elma’ya ulaşmak istedi.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Arnavutluk’u ele geçirmek için bu bölgeye birçok akıncı birlikleri gönderdi. Bu birlikler Dalmaçya kıyılarını geçip, Adriyatik denizinin karşı yakasındaki İtalya’ya yaklaştıkça, İtalya’da büyük korkular egemen olmaya başladı. Bunun üzerine 1479 yılında “Osmanlı-Venedik Anlaşması” imzalandı. Bu sırada Napoli krallığı, Osmanlılarla yaptığı ittifakları dinlemedi ve özellikle Osmanlı tarafından kuşatılan Rodos şövalyelerine yardım göndererek, Osmanlıların tepkisini çekti. Venedik’in de kışkırtmalarıyla Fatih Sultan Mehmet bölgede bulunan Gedik Ahmet Paşa’yı Arnavutluk sahilinden asker alarak Güney İtalya’nın Avlonya limanına çıkmasını istedi.

26 Temmuz 1480 tarihinde, Gedik Ahmet Paşa emrinde 135 gemi ve 18.000 asker ile, İtalya’nın güney ucunda bulunan “Otranto” bölgesine çıkarma yapıldı. Aslında, bu seferin hedefi her ne kadar Brindisi şehrinin bulunduğu “Puglia” bölgesi olsa da, daha korunaksız durumdaki “Otranto” bölgesine çıkılması uygun bulunmuştu. 3 Mayıs 1481 yılında Fatih Sultan Mehmet’in vefatıyla yerine geçen II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan’la olan iktidar kavgası nedeniyle 12 aylık bir toprak sahipliği sonrası Gedikli Ahmet Paşa’yı geri çağırmıştır.

Böylelikle Fatih’in Kızıl Elma’sı Otranto seferinde son buldu.

Kızıl Elma, Türk Edebiyatında kendilerine büyük bir bölüm ayırttıran, Türkçülük akımının kurucularından Ömer Seyfettin’in ve Ziya Gökalp’in de kağıtlarına nakış nakış işlenmiştir.

Ömer Seyfettin’in Kızıl Elma adlı hikayesinde;

Zamanın padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman,



‘’Kızıl Elma’ya

Kızıl Elma’ya

Kızıl Elma’ya gideceğiz’’

naraları atan askerlerinden rastgele 3 tanesini otağına çağırtır. Hepsine ayrı ayrı Kızıl Elma’nın neresi olduğun sorar. Üçü de ‘’Padişahın askerlerini götüreceği yer ‘’ olarak tanımlar. Bunun üzerine padişah orda bulunan beylerine döner:

‘’Hakikat bir! “Kızıl Elma” benim gitmek istediğim yer, işte… Hakk’ın beni göndereceği yer…’’ der ve hikaye burada tamamlanır.

Ziya Gökalp ise Kızıl Elma adlı şiirinin son kısmında şu sözleri söyler ;

‘’Kızıl Elma oldu bir Cennet

Oradan Turan’a yağdı saadet

Ey Tanrı icabet kıl bu duaya:

Bizi de kavuştur Kızıl Elma’ya!’’

Günümüze bakacak olursak Kızıl Elma’ya yalnız Türk Milliyetçilerinin sahip çıktığı görülmektedir. Türk Milliyetçilerinin Kızıl Elma’sı büyük Türk Birliği yani Turan’ı kurmaktır. Bunu hayal bile edemeyenlere inat Türk Milliyetçileri Kızıl Elma’sına doğru durmadan koşmaktadır.

Hiç şüphesiz bir gün Turan kurulacaktır. Peki o zaman Kızıl Elma bitecek midir? Asla!

Dünya feth edilse evren feth edilmek için Türk’ü bekleyecek.

İlk Adım ”Okumak”

Zaman o kadar kötü ki hastalığın adını koymak kadar tedavisini bulmak da o kadar zor. Dış ülkelerle olan sorunlarımız bir türlü bitmez oldu. Türkiye tam olarak bir o yana bir bu yana dönüp durdu. Dünya haritasını karşımıza alıp düşünmeye başladığımızda doğumuzdan batımızdan, kuzeyimizden güneyimizden gelen sıkıntıların bir türlü bizi rahat bırakmadığını görüyoruz. Dışarıda ki ülkelerin bire bir diplomatik olarak bizleri sorunlara düşürdüğü yetmezmiş gibi bir de içerimizde bunların gayri meşru çocukları ile uğraşmak zorunda kalıyoruz. Kimi zaman pkk, kimi zaman dhkp-c… Her türlü terör örgütüyle kaleyi içten feth etmeye çalışıyorlar.
Bu kadar sorunların arasında bir de kendimizi eleştirmeyi köşede unuttuk. Ve o köşede ki sorunlar o kadar büyüdü ki bizi biz olmaktan alı koydu. Artık kendimizi eleştirmek şu yana dursun mükemmel olduğumuza inanıyoruz.
Sorunlar genel anlamıyla belli peki o zaman nereden başlamalıyız?
Başlangıç yapabilmemiz için önce inanmamız gerekiyor. O klasik ‘’inanmak başarmanın yarısıdır’’ cümlesi tam olarak ihtiyacımız olan merhem. Bunun için kendimize dönmemiz gerekiyor. Asırlar öncesinden Bilge Kağan demişti ki ;
“Ey Türk; üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir. Titre ve kendine dön!”
İnanmaya başladıktan sonra bir an önce yapmamız gereken kendimizi kitap okumaya alıştırmalıyız. Hikaye, roman, deneme, makale, tarih, siyaset, dini vs. her türden ,her fikirden kitap okumalıyız. 

Yüce Allah bize Kur-an’ı Kerim’de ilk ‘’OKU!’’ emrini vermemiş miydi?
Maalesef ki kullandığımız neredeyse her teknolojik alet gayri milli durumda. Milli üretim ve bunu dünya pazarına sunamadıkça ekonomik anlamda gelişmemiz imkansız kadar zor. Ekonomi bizim kurtuluş yolumuz değil belki ama kurtuluşa götürecek yol olduğu kesin. 
Yoldan geçen 10 kişiye sorsak savaş çıktığı an da 9’u hatta 10’u bir an bile düşünmeden savaşa gideceğini söyler. Evet Türk milletinin en büyük özelliği askeri yapılanması ve savaşçı özelliğidir ama maalesef ki artık kılıçla kalkanla savaş devri kapandı. 21. Yüzyıl artık teknolojik savaşın başladığı ve her gün daha ileri seviyeye gittiği bir dönem. Eğer biz Türkler olarak gece gündüz çalışıp bilimde ilerleyemezsek milletimiz ve memleketimiz için gelecek yüzyılların senaryosu pek de iç açıcı olmayacak. 
Atatürk’ün umudu Türk gençliği artık kendisine gelmeli, üzerinde ki uyku halini atmalı ve bir an önce çalışmaya başlamalıdır. 
Türk milletinin her ferdi kendi alanında en iyi olmalı, bunun için de en çok okumalı.