İlber Ortaylı’nın kaleminden Bayezid nasıl Yıldırım oldu?



Bayezid’in ‘’Yıldırım’’ lakabı nerden geliyor?

 
Bayezid’in ‘’Yıldırım’’lığı, savaşın ardından derhal Anadolu’ya dönmesinden gelir. Karaman’a ayaklanan ve diğer beyleri de etrafında toplayan Alaeddin Bey’e sefer düzenlemiştir. Alaeddin Bey büyük bir asker değil ama işi bilen bir diplomattı. Etrafla ilişki kurmayı, kendini mağdur hisseden diğer beyleri kandırmayı biliyor. Ayrıca Anadolu halkının muhafazakar tarafına hitap ediyor. Bu, Türkiye tarihinde çok önemli bir varyanttır. Her zaman halkın haklı olduğu bir nokta vardır; o da halkın değişiklikten zarar görmesi durumudur.
Dostoyevski’nin ‘’Karamazov Kardeşler’’ romanında bir pasaj var. Engizisyon reisi, İsa’yla konuşuyor ve diyor ki,
‘’Onlara(kitleye) ekmek veriyorum.’’
Halka değişiklikten, yeni bir iktidardan bahsedersiniz ama halk ekmeğine bakar. Onu garanti edebiliyorsanız mesele yoktur, edemezseniz sızlanmalar başlar. Osmanlı tarihinde; yenilikler yapan, ülkeler fetheden bir takım hükümdarların halka çok da sempatik gemlikleri olmuştur. Onun için herhangi bir iktidar boşluğu durumunda, Rumeli’ye sefer olduğu zaman ve millete vergi yükü geldiğinde Karamanoğulları hemen ortaya çıkar. Bu yüzden Bayezid, daha zafer alayı yapmadan Anadolu’ya yetişmiştir ve eniştesi Alaeddin Bey’i yenmiştir. Yıldırım Bayezid, Karamanoğulları’ nı bir kere daha affetmiştir ama beyliği küçülterek ve etrafla bağlarını kopararak… Bundan sonra ki ilk ayaklanma teşebbüsünde Alaeddin Bey’in boynu vurulmuştur.
(İlber Ortaylı- Türklerin Tarihi 2, syf 154-155)

Kutadgu Bilig- Akıl Nedir?

-Sormak istediğim bir şey daha var. Şimdi bana aklı tarif et, onun mahiyeti nasıldır, adı nedir? Nasıl bir şeydir, tasvir et. 
-Aklın davranışları doğru, itibarı yüksektir. Daima genç, dinç ve güzel duran bir genç gibidir. Bütün iyiliklere geçit veren odur. Yumuşak huylu ve ağır başlıdır. Bütün canlılara şefkat doludur. El attığı yer hemen düzelir, emrinin ulaştığı yer, hemen uyar. Herkes için sevimlidir, herkes ondan yararlanmak için ona koşarlar. Keskin ve uzak görüşlüdür, adımlarını yavaş atar, yere sağlam basar. Ele aldığı işi ne kadar karmaşık ve bulanık olursa olsun, onun süzgecinden geçer geçmez durulur, bütün düğümler çözülür. İşlere, sağdan, soldan, önden, arkadan bütün yönlerden bakar. Çözüm yolunu ve zamanı iyi bilir. 
//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});


Kaçana yetişir, uçanı yakalar, kırığı onarır, bozuğu düzeltir. Akıl daima sağdan hareket eder, onun hiç solu yoktur. Doğrudur, dürüsttür; hiçbir hilesi yoktur. Aklın kendine göre belirtileri vardır. Onun varlığı bu belirtilerden anlaşılır. Her şeyden önce tavır ve hareketleri ile ölçülüdür. Aylar ve yıllar geçse bile bu gidişini hiç şaşırmaz. Akıllı, doğrudur; hareketinin temeli doğruluktur. Dili ve sözü yumuşaktır. Akıllı insan yavaş, telaşsız, dayanıklı, sabırlıdır. İşe çok dikkatle bakar ve sükun ile ele alır. Bu haline bakarak, tavır ve hareketlerinden ihtiyar zannedilir, oysa çok gençtir. Kısacası aklın küçüklüğü sevimlidir, ihtiyarlığı yavaş, kendisi yumuşak, alçak gönüllü ve yararlıdır.

(TDV Yayınları, Hazırlayan Yaşar Çağbayır, syf.78-79)

PUSU(BÖLÜM 5)

Duygular Aklın Önüne Geçer mi?

Bu sefer herkes kafasını İsmail’in ekranına çevirdi. Fedai konuşmaya başladı. ‘’İsmail Selçuklu devleti adına bir çaşıttır. İsmail’in en son ki görevi Haşhaşi’lerin lideri Hasan Sabbah’ı öldürmekti. Ama yakalandı. Sorguya alınan İsmail hiçbir soruya cevap vermedi. Gerçek dünyada da orada kardeşi Asya’yı çok seviyordu. Onunda sınavı burada olacak. Bakalım neler olacak.’’ Hasan Sabbah yanında iki askerle odaya girdi. Eli kolu bağlı olan İsmail her yeri kan içindeydi. Hasan Sabbah karşısına geçti gülmeye başladı. ‘’ Evet Selçuklu’nun çaşıtı bakalım bu sefer de konuşacak mısın? ‘’ İsmail gülümsedi, ‘’Konuşalım diyorum sen konuşmuyorsun. ‘’ Bunu küstah bir tavır olarak kabul eden Hasan Sabbah yumruğu sıktı ve elmacık kemiğine indirdi. İsmail sanki sinek ısırmış gibi gülümsedi, ‘’Ama bak böyle yaparsan ben sürekli gülerim. Askerlerini yumruğu daha sertti.’’ Hasan Sabbah’ın siniri geçmişti. Bu sefer o gülümsedi. ‘’Bekle bekle. Getirin!’’ ‘’Ne o beni konuşturmak için adam mı tuttun?’’ ‘’Bir sabret bak nasıl konuşuyorsun. Gelen kişi karşısında konuşmama imkanın yok.’’ ‘’ Çok merak ettim. Yoksa Sultan Melikşah’ı mı getirdiniz? ‘’ dedi gülerek. İsmail’in kız kardeşi Asya tam karşısında ağlar vaziyette durunca İsmail’in sesi soluğu kesildi. ‘’Evet Selçuklu çaşıtı. Sağ olsun kız kardeşin Asya bizi kırmadı buralara kadar geldi. Biz çıkalım da siz az hasret giderin 10 dakikaya geleceğiz ha.’’ Hasan Sabbah ve adamları dışarı çıktı. Asya ağlıyordu durmadan. ‘’ Nasıl buldular seni?’’ ‘’Abi bilmiyorum. Sadece geldiler evden aldılar beni.’’ ‘’Sana bir şey yaptılar mı ?’’ ‘’ Yok sadece buraya getirdiler işte.’’ ‘’Korkma Asya’m çıkacağız buradan. Senin saçının telini zarar gelirse Alamut Kalesi’ni mezar ederim hepsine. Sana benim hakkımda sorular sordular mı ?’’ ‘’Yok sormadılar. Dediğim gibi kimse bir şey demedi. Direk buraya getirildim.’’ ‘’Tamam kardeşim. Şimdi beni iyi dinle, devletimiz için asla ağzını açma adımı dahil söyleme. Biliyorlarsa bilsinler ama sen hiçbir şey söyleme.’’ ‘’Tamam abi, ya bizi öldürürlerse ?’’ ‘’Öyle bir şey olmayacak. Hem rahmetli babamız ne derdi? Bizler için en büyük ölüm Allah yolunda gazadır.’’ Bunu duyan Asya biraz olsun rahatlamıştı. Hasan Sabbah ve adamları içeri girdi. ‘’Nasıl oldunuz iki kardeş hasret giderdi mi?’’ İsmail yine o alaycı gülümsemesini yaptı, ‘’ Sen gelene kadar iyiydik, sen git azcık daha kumdan kaleye devam etsene.’’ Koca Alamut Kalesi’yle dalga geçilmesiyle bu sefer bir yumruk daha attı. İsmail’in bir dişi kırılmış ağzından kan geliyordu. ‘’Her neyse. Evet çaşıt seni dinliyoruz?’’ Bunu duyan İsmail başladı Selçuklu türküsü söylemeye, Asya’da eşlik edince Hasan Sabbah yine sinirlendi. At nalı sökmek için kullandıkları kerpeteni getirmelerini istedi. Kerpeteni eline alan Hasan Sabbah kızın yanına gitti. Bunu gören İsmail durması için bağırmaya başladı. Asya ağlıyor, İsmail bağırıyor, Hasan Sabbah ise gülüyordu. Kızın kesici dişlerinden iki tanesi çıkardığında ağzı kanla dolmuştu. Asya hala ağılıyor, bir yandan da ağzına dolan kanı yere tükürüyordu. ‘’Evet çaşıt hala konuşmayacak mısın? Daha bir sürü diş var. Bunun tırnakları var. Ve benimde zamanım var.’’ İsmail Asya’ya baktı. Ona bu işkenceyi daha fazla çektirmek istemiyordu. Ama devletinin bilgisini de veremezdi. Hasan Sabbah’ın yüzüne tükürdü. Hasan Sabbah Asya’nın 3 tane daha dişini çekince kız acıdan bayıldı. İsmail hala konuşmamakta ısrarcıydı. Kızı uyandırdılar ve bütün dişlerini sökene kadar uğraştılar. İsmail ağlıyor, Asya ise yorgun ve bitkin bir halde ölmeyi bekliyordu. İsmail’in ekran karardı. Tuğrul yine söz aldı, 

‘’ Komutanım kazandı mı ?’’ ‘’Böyle bir durumda kaybetmesi ne mümkün.’’ 
Sıra Mehmet’e gelmişti. Fedai yine konuşmaya başladı. ‘’Evet Tuğrul, sıra Mehmet’te. Mehmet o kadar fazla geçmişe gitmeyecek. Ama Mehmet’in sınavı belki de şu ana kadar 2 arkadaştan daha zor olacak. Mehmet yıl 1920’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaklaşık 1 ay sonra açacağı TBMM’ye vekil olarak gidecektir. Atatürk’le Çanakkale de beraber savaşmışlar var birbirlerini yakından tanıyorlar. Atatürk o gün gece gizlice Ankara’da Mehmet’in evine gelir ve ona saklaması için birkaç belge, bir tane de tabanca verir. Gecenin karanlığında tekrar kaybolur. Mehmet’in canından sakındığı annesi ve kardeşi de Hilafetin kaldırılmasından korkar ve bu TBMM’nin açılmasına pek razı değildir. Mehmet’in elinde ki belgeleri bir şekilde okur. TBMM’nin açılmasından sonraki süreci, yapılacak inkılapların hepsini olmasa da bir kısmını yazıyordur. Hele ki Halifeliğin kaldırılmasını gören annesi iyice çıldırmıştır. Kendince dine, millete hizmet etmek istemektedir. Bakalım ne olacak.’’ ‘’Efendim neden böyle bir hayat seçtiniz?’’ dedi Doğan. ‘’ Çünkü günümüzde dahil dini konuları kullanıp birilerini hainliğe itiyorlar. İnsanların dinini içinde yaşayıp tertemiz bıraktırmıyorlar. Kimisi siyasetine, kimisi ticaretine karıştırıyor dini. Şimdi hep birlikte seyredelim.’’ Mehmet o gün çarşıdan terziye gitmiş bir ay sonra ki açılması planlanan meclis için kendine elbise dikimi için sipariş vermişti. Eve geldiğinde annesinin ağlamaktan gözleri şiş olduğunu olduğunu gördü. ‘’Hayırdır İnşallah anam, nedir bu halin? ‘’ Annesi kafasını kaldırdı. Mehmet’e biraz baktı. ‘’Oğlum gel vazgeç bu sevdadan. Hem meclise vekil olacaksın hem de hilafeti kaldıracaksın. Bu milletin vekili dinine hiç ihanet eder mi ?’’ Bunu duyan Mehmet sinirle ayağa kalktı. ‘’Ne demek ihanet anne? Biz ezan susmasın diye o cepheden bu cepheye savaş vermedik mi? Babam bu yolda Şehit olmadı mı? Ben daha senle tartışmak istemiyorum. Lütfen bir daha bu konuyu ne benim yanımda ne de başkasının yanında açma.’’ Annesi ağlamaya devam etti. Mehmet’te hızla evden dışarıya attı kendini. Annesinin aklına bir fikir geldi. Yeni bir cemiyet duymuştu. Halifelik yanlısıydı bu cemiyet. Onlara bildirirse en azından onlara ne yapacağını bilir belki engellerler diye düşünüyordu. Ama bu cemiyete nasıl ulaşacağını bilmiyordu. Sonra yakında ki cami imamı aklına geldi. O da hilafetçiydi. O nasıl ulaşılacağını biliyordur diye umutla hızlıca üstünü giyinip evden çıktı. Camiye doğru yürüdü. Cemaat yeni namazdan çıkıyordu. Biraz köşede bekledi. Cemaat dağılınca imamda dışarı çıktı. Hemen imamın yanına vardı. ‘’Hocam bir sorum olacaktı. Müsait miydiniz? ‘’ ‘’Buyur bacım, seni dinliyorum.’’ ‘’Hocam ama aramızda kalsın.’’ ‘’ Tabi bacım dinliyorum seni.’’ ‘’Yeni bir cemiyet adını duydum. Adı İslam Teali Cemiyeti. Onlara nasıl ulaşırım? ‘’ Soruyu duyan hoca sanki tuzağa düşmüş hissine kapıldı. Etrafa bakmaya başladı. ‘’Bunu bana neden sorarsın bacım benim bilgim yoktur.’’ Hoca iyice gerilmiş, yakalandım şüphesi ile eli ayağına dolaşmıştı. ‘’Hocam merak etmeyin. Ben kimseye çalışmıyorum. Sadece bir bilgi edindim, halifelikle ilgili. Sizinde halife yanlısı olduğunuzu duymuştum. Bana yardım etseniz etseniz siz edersiniz. Aksi halde hilafet zora düşecek.’’ Bunu duyan biraz olsun rahatlamıştı. Ama hala tedirgindi. ‘’Tamam bacım ben bakayım, onlara ulaşmaya çalışayım. Yarın öğle namazından sonra sen yine gel. Kimseye bir şey deme sen.’’ ‘’Tamam hocam, Allah razı olsun.’’ Diyip ayrıldılar. Mehmet’in annesi ve imamla olan bütün konuşmayı bir kişi duymuştu. Bu kişi Mehmet’in Can dostu Zeki’ydi. Hızlıca oradan uzaklaştı. Mehmet’e ulaşması gerekiyordu. Bu saatte olsa olsa kütüphanede olur bizim kurt diye düşündü. Hızlıca kütüphaneye gitti. Şaşırmamıştı. Hızlıca olan biteni Mehmet’e anlattı. ‘’Mehmet gardaşım şimdi napacağız. Başbuğ’umuz Mustafa Kemal kimse duymasın dedi ama şu an İslam Teali Cemiyetinin eline geçecek. Ortalığı yaygaraya verecekler. ‘’ ‘’Haklısın gardaşım. Vardır elbet bir çaresi’’ dedi Mehmet. Kafasında ki fesi çıkarıp masaya koydu. Sanki içinden dua okuyor gibi dudaklarını kıpırdatıyordu. ‘’Ben anamla konuşmaya gidiyorum. Sen imamı takip al. Olurda buluşma olursa…’’ ‘’Eeee buluşma olursa?’’ ‘’İkisinide vuracağım, başka çare kalmadı.’’ ‘’Hayır gardaşım vardır başka çaresi belki öyle şey mi olur ? Kendi öz ananı mı vuracaksın? ‘’ ‘’Maalesef ki yok gardaşım. Ama önce konuşmak zorundayım. Belki vazgeçiririm.’’ ‘’Tamam gardaşım, Allah yardımcın olsun.’’ Diyip sarılıp ayrıldılar. Mehmet hızlıca eve gitti. Annesi biraz daha keyifli gibiydi. En azından ağlamıyordu. ‘’Anam napıyon?’’ ‘’Oturuyorum oğlum. Sen ne yaptın günün nasıldı?’’ ‘’Kütüphaneye gittim geldim işte. Bugün dışarı çıkmışsın?’’ Bunu duyan annesi şaşırdı kaldı. ‘’Artık peşime adam mı takıyon oğlum?’’ ‘’Yok ana arkadaş görmüş. O söyledi. İmamla ne konuştun?’’ ‘’Merak ettiğim bir iki soru vardı onu sordum. Hem bu ne hal beni sorguya çekiyorsun.’’ ‘’Anam ne konuştuğunuzu biliyorum.’’ ‘’İyi biliyorsan ne soruyon?’’ ‘’Ana gel vazgeç bu sevdadan başına iş alacaksın. Devletimiz, milletimiz, dinimiz için en gerekli olan budur. ‘’ ‘’Kime göre en gerekli? Siz kendinizi bir şeye inandırmış, asırlar süren halifeliği kaldırmak isterseniz. Bu mudur iyilik?’’ ‘’Son yıllara bak ana, halifelik adı altında İslamiyet’e verdiklere zararlara bak. Hilafet bize geçtiği günden beri Arapların bize verdiği zarar akla hayale gelmiyor. Hilafet İslam dünyasını birleştirmesi gerekirken daha çok ayırıyor. Gel ana o imamla görüşme bir daha.’’ ‘’Oğul oğul, zafer sizin gözünüzü kör etmiş. Ölsem de bu yoldan dönmem.’’ ‘’Ana biz zaferin körlüğüyle kutlama yapmıyor, uyumuyoruz. Daha çok çalışıyoruz. Ama illa da ben o imamla görüşüp İslam Teali Cemiyetine her şeyi anlatacağım diyorsan artık olacaklar ben sorumlu değilim.’’ ‘’Sen ananı tehdit mi ediyorsun?’’ ‘’Hayır ana sadece devletim, milletim ve en önemlisi dinim için bir şeyler yapmaya çalışıyorum.’’ ‘’Benim sana diyecek bir şeyim kalmamış.’’ ‘’Benimde sana ana.’’ Mehmet gider odasında yatar. Sabah erkenden çıkıp evden gider. Arkadaşı Zeki ile buluşup imamın naptıkları hakkında bilgi alır. ‘’Demek imam anamı onların başının yanına götürecek. Bu durumda olayı sessiz halledeceğiz. İkisi buluşursa eğer. Sen imamı, bende Mustafa Kemal’in bana verdiği silahla…’’ ‘’Mehmet gardaşım Mustafa Kemal Paşa’ya haber edeydik. Belki daha farklı bir durum çıkar. Böyle bir şeyi nasıl yapacaksın öz anana.’’ ‘’Sabaha kadar düşündüm gardaş, Paşa’ya haber gidip gelene kadar iş işten geçmiş olur. Maalesef ki başka bir yol yok.’’ İkisi de sessizleşti. Beklemeye başladılar. Öğle ezanı okunmuş, cemaat camiden çıkıyordu. Mehmet ve Zeki saklanmış buluşacaklar mı diye bekliyorlardı. Aradan kısa bir zaman geçince Mehmet’in anası geldi. Tam yürümeye başladılar, Mehmet ve Zeki’de silahlarını doğrultular ki ekran karardı. Tuğrul bu sefer soru sormamıştı. Bu defa soru Doğan’dan geldi. ‘’Komutanım. Kazandı sanırım.’’ ‘’Evet Doğan kazandı. Üçü de gerçekten çok iyi askerler.’’ ‘’Komutanım sadece bu tür bir sınavla bunu nasıl anlarız ki? Neden bu tür bir sınav seçtiniz?’’ ‘’Sorunun cevabını hepsi uyandığında alacaksın Doğan. Şimdi gidin ve bugün ki eğitimlerinizi tamamlayın.’’ Üçü de ‘’Emredersiniz komutanı!’’ diyip gittiler.

PUSU (BÖLÜM 4 )

 

Duygular Aklın Önüne Geçer mi ?

Yiğit ayağı kalktı küçük penceresi olan odada yürümeye başladı. Bu küçüklükten babası olarak bildiği Recep amcadan mirastı. O da ne zaman kafası dağınık olsa, düşünceli olsa 33’lük tesbihini alır oda içinde volta atardı. Yiğit’te babasını taklit ede ede alışkanlık haline getirmişti. Bir an o günlere daldı. Yine Recep amca volta atarken Yiğit’te arkasından taklitini yapıyordu. Daha 8 yaşındaydı. Sonra Recep amca döndü, Yiğit’in başını okşadı gülümsedi ve’’Gel bakalım’’ dedi. 
-Şimdi söylediklerimi tekrar et, tamam mı oğlum. 
-Tamam baba.
-Şimdi sana Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ezberleteceğim. Sen de artık kocaman bir delikanlı oldun. Memleketten senden hizmet bekleyecek. 
Tam bu sırada Göktuğ içeri girdi. 
‘’Hadi gidelim Yiğit.’’
Yiğit kapıdan bekleyen Göktuğ’a bakıp tamam dercesine kafa salladı.
Yürürken ilk konuşan Göktuğ oldu.
‘’ Dinlendin mi ?’’
‘’Dinlenmek mi? Düşünmekten kafayı yiyeceğim. Ne dinlenmesi Ali, pardon Göktuğ.’’
Göktuğ gülümsedi. Ve hiçbir şey demedi.
Yemekhane gibi alana vardıklarında Yiğit garip bir durum daha fark etti. Alanda İsmail, Mehmet, kendi, Fedai ve bir de Göktuğ hariç diğer 2 kişi daha vardı başka kimse yoktu. Üstelik içeri girdiğinden beri henüz başka kimseyi de görmediğini fark etti. Burada garip bir kuruluş olduğunu artık kafasında kesinleştirdi. Ama sessizliği korumanın faydalı olduğunu bildiği için susmaya devam etti. 10 kişi için hazırlanmıştı masa ama yalnızca 7 kişi için servis açılmıştı. Sessizce yerine oturan Yiğit göz ucu ile Fedai’ye baktı. Yaşı 55 civarında, saçlarının arasına toprağa ilk defa düşen kar misali yavaş yavaş beyazlar düşmeye başlamış.
 Fedai’yi izlemeyi bırakıp etrafa bakmaya karar verdi. Bulundukları oda her köşesi ayrı bir ilginç yerdi. Fedai’nin tam arkasındaki duvarının en üstünde 17 Türk devletinin bayrağı tavana sıfır olacak şekilde dizilmişti. Bayrakların altında ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş savaşı sırasında tepeden orduyu izlerken ki fotoğrafı vardı. Odanın diğer üç duvarı ise resimle kaplıydı. Duvarının birinde, Göktürk bayrağı ve Göktürk kitabeleri vardı. Diğerinde Selçuklu bayrağı ve Selçuklu’ya ait mimarı eserler ve hakim olduğu toprakların haritadaki yeri. Diğer duvar ise Osmanlı arması Horasan Erenleri’nin kısa kısa sözlerinin olduğu duvar. 
Bu sırada 3 tane bayan masayı hızla donatıp gittiler. 
Herkes sanki Fedai’nin başlamasını bekliyordu. Fedai ‘’Buyrun’’ diyince hep birlikte yemeğe başladılar. Kimseden hala ses çıkmıyordu. Yemek bitmişti. Fedai ayağı kalktı ve hep birlikte ayağa kalktılar. Bileğinde ki saate basınca masa ve sandalyeler aşağı doğru inmeye başladı. Hızlıca hepsi gözden kayboldu. 
‘’Evet beyler artık bir yerden başlamamız gerekiyor. Şimdi sizleri simülasyonlu bir sınava sokacağız. Tepkilerinizi ve tercihlerinizi ölçeceğiz. Sınavdan geçenler cevapları bulacak, geçemeyenler ise evlerine dönüp hayatlarına devam edecekler.’’ 
Eli yine saatinin yüzüne gitti ve dokundu. 3 resimli duvardan birer tane duvara monteli yatak çıktı. 
Fedai konuşmaya devam etti.
‘’ Yiğit sen Göktürk resimli duvarda ki, İsmail sen Selçuklu resimli duvarda ki, Mehmet sende Osmanlı resimli duvardaki yatağa yatın. Sınavının uyurken olacak burada toplam 5 dakika sürecekken siz orda yaklaşık 1 gün geçireceksiniz.’’ Yiğit eliyle buyurun der gibi hareket yaptı. Hepsi söylenilen yere gitti. 
‘’Ha bu arada siz durumun farkında olmayacaksınız. Zaten hep ordaymışsınız gibi olacaksınız. Eğer sınavdan da kalırsanız hafıza kaybı yaratan bir ilaç alacaksınız ve gözünüzü açtığınızda evinizde olacaksınız. Bol şans.’’
Yemekleri getiren 3 bayan yine geldi. Öncelikle kollarına bir uyuşturucu vurdu. Hepsi gözlerini tavan dikmiş bekliyordu. İğneyi vuranın bayan olduğunu bile anlamamışlardı. Bayanlar tam kafalarına elektrotlar takarken Yiğit bayanla göz göze geldi, sanki eski bir tanıdığı görmüş gibi oldu ama uyuşturucu etkisini göstermişti.
Bayanlar işini bitirip gittikten sonra, Fedai yine saatine dokundu ve Atatürk’ün resminin altında 3 tane farklı ekran çıktı. 3 bayan EKG elektrotlarını da taktıktan sonra 3 kişinin de damar yolunu açıp serumu taktılar. Bayanlar sırası ile ‘’İşlem bitti’’ dercesine kafa sallayıp asker selamı ile çıktılar. Herkes ne olacak diye beklerken Fedai,
‘’Tuğrul sence ne olacak?’’
‘’Bir bilgim yok komutanım!’’
Fedai bu sefer Doğan’ a sordu,
‘’Sence Doğan?’’ 
‘’Benim de bir bilgim yok komutanım!’’
Hafif gülümseyen Fedai, Göktuğ’a döndü,

‘’ Sen zaten konuya hakimsin. Arkadaşlar için ben anlatayım.
Evet arkadaşlar. Sizlerin en son görevi şurada yatan arkadaşları getirmekti. Hepiniz görevinizi gizli ve temiz bir şekilde yaptınız. Bugün bu arkadaşlar kaderlerini belirleyeceği sınava girmek üzereler. Az önce vurulan uyuşturucu yaklaşık 2 dakika içinde tamamen tüm vücuda dağılacak. Kafalarının üzerinde ki elektrotlar onların çok ayrı bir dünya ya götürecek. Her biri yakın olduğu resimde ki devletin tarihine gidecek ve sevdikleri mi devleti mi bunun sınavını verecekler. ‘’
Bu sırada ekranda görüntüleme başladı.
‘’ Evet sınav başladı. Yiğit Göktürk devletinin bir kağanı, bir tane kadınla evli. Bu kadın gerçek dünyada Yiğit’in sevip ulaşamadığı kişi ile aynı. Çinliler Yiğit’in eşini kaçırdı ve ellerinde tutsak olarak tutuyorlar. Yiğit bir mektup geldi. Ondan ya kendisinin teslim olmasını yada Göktür devletinin üçte birlik kısmını Çin’e teslim olunmasını karşılığında eşini öldürmeyeceği yazıyor. Bakalım ne olacak.’’
Yiğit altın çadırdan kurulmuş otağında kara kara düşünüyordu. Kurultayın toplanmasını istemişti. Devletin ileri gelenleri, başbuğlar, tiginler, şadlar kağanın bu haline anlam veremiyordu. 
Kurultayın en yaşlısı ve en bilgesi olarak bilinen Deli Beycan söz aldı.
‘’ Göklerin alkışları yüce Kağanımıza olsun. Bu derdinin sebebi eşinin durumu mu ?’’
Kağan gözlerini yere dikmiş sadece düşünüyordu. Deli Beycan’ın sözünden sonra kafasını kaldırdı, önce Deli Beycan’ı daha sonra kurultayda ki diğer herkesi bir süzdü. 
‘’Göktürk devletinin yiğitleri, başbuğları, bilgeleri bugün size bir yol danışmam gerek. Bugün Çin’den bir haberciler geldi. Ve önümdeki mektubu verdiler.’’
Kağan mektubu en yakınında oturan orduların Başbuğ’u İşbara Yamtar’a uzattı ve okumasını istedi. İşbara Yamtar mektubu okuyup katlayıp tekrar Kağan’ın önüne koydu. 
‘’Göktürk’lerin yiğit beyleri sizleri dinliyorum.’’
Mektup herkeste şaşkınlık yaratmıştı. Sonda oturan bir kişi söz aldı.
‘’Kut almış Kağanımıza göklerin alkışları verilsin. Kağan’ım bence devletin geleceği için sizin başınızın korunması gerekiyor. Ayrıca devletin toprağını da vermemiz demek gücümüzün üçte birini kaybetmemiz demek. Hem orası hayvanlarımızın sulanması için büyük önem arz ediyor.’’
Bu konuşan kişiyi yanında ki bir iki kişi onayladı. Daha sonra herkes hak vermeye başladı. 
Deli Beycan ve İşbara sessizliğini koruyordu. Bu sefer Deli Beycan söz aldı. 
‘’Yüce Kağan’ım bizim için at neyse pusatta odur, pusat neyse avratta odur. Bugün sizin eşinizin hayatı değil, Göktürklerin bir kadının hayatı ve arı söz konusudur. Sizlerin başını vermeyeceğimize göre istedikleri alanı verelim. Daha sonra yine alırız. Kut almış bir devletin karşısında Çin her zaman ki gibi askeri gücü ile değil hilesi ile kazanmaya çalışıyor.’’
Deli Beycan’ın sözünden sonra bu sefer İşbara başta olmak üzere herkes onay verdi. 
Kağan sanki kararını vermiş gibi,
‘’Beylerim, düşünceleriniz için sağ olun. Oy çoğunluğu ile benim düşüncem tam tersedir. Ne Göktürk devletinin kağanının başı ne de Göktürk devletinden bir karış Çin’e toprak verilmeyecektir. İşbara Çin’e haber yollayın. Kağan’ın eşini başına bir iş gelirse Çin’de taş üstünde taş gövde üstünde baş koyulmayacaktır. ‘’
Bunun üzerine orta sıralardan biri söz aldı.
‘’Yüce Kağanımız göklerin alkışları sizlerle olsun. Askerimiz yeni seferden geldi. Yorgunlar, yaralılar. Çin’e yapılan büyük bir sefer sonumuza neden olabilir. ‘’
‘’Merek etme Yigen Silig Bey ben yalnızca Göktürk kadını Ayting’i korumak için derim. Ama siz her türlü savaş yada savunma için bir an önce askeri dinlendirip toplayın.’’
Yiğit’in ekran karardı. Ama hala uyanmamıştı. Tuğrul merakla
‘’ Komutanım kayıp mı etti hala uyanmadı?’’
‘’Hayır Tuğrul. Burada çok yoğun bir duygu ile uğraştı. Uyanırsa şok geçirebilir, aklını yitirebilir. Şu an normal uyumaya geçti, normal rüyalar görecek.’’
‘’Peki kazandı mı ?’’
‘’Evet kazandı. Yiğit’in bu hayatta ki en zayıf noktası sevdiği kız onun kellesi uğruna devleti tehlikeye atacak hiçbir şey yapmadı. İşte milletimiz için yep yeni bir asker.’’

Ülkücünü Çilesi- Galip ERDEM

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şairin söylediği gibi: “Akl-i şuur” ları vardır, güzel severler. “Bade” içerler ve nihayet göçüp giderler. Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başlari belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ” kalabalık”a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak. Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde “zevksiz” bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın! Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte… Bir gün fikirlerinin gerçeklestiği görülse bile, O’na hiç kimse “aferin” demez. Üstelik, “böyle olacağı zaten belli idi” buyurulur. Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştan başa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükafat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkardır.Gerçek aşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegane süsüdür. Ülkücünün en çok dinlediği “nasihat” tır. “Yapma ” derler, ” hayatını heba etme” derler, “gününü gün et” derler. O kadar çok sey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar. Ülkücülerin en amansız düşmanlari “eyyamperest” lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da “eyyamperest” lerdir. Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. “Kalabalık” o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca “kalabalık”a acımıştır.

Bozkurt Atatürk-YAVUZ BÜLENT BAKİLER

Hürriyet Gazetesinin bir araştırmasını, anlatılmaz bir utançla ve şaşkınlıkla okudum. MHP İstanbul İl Başkanlığı Merhaba Yeni Yüzyıl isimli yayın organında, bir açıklama yapmış: Atatürk bir Bozkurttur demiş. Hürriyet Gazetesi de bazı tarihçilerimize, ilim adamlarımıza ve Atatürkçülerimize koşuşturup sormuş: “Atatürk gerçekten bir Bozkurt muydu?” Şimdi bazı ilim adamlarımızın, Atatürkçülerimizin (!) bu soruya verdikleri hazin cevaplara bakın: ¥ Prof. Kemal Alemdaroğlu (İ. Ü. Rektörü) “Şiddetle reddederiz. Atatürk Bozkurt değildi. Irkçı-Turancı değildi!” ¥ Dr. Orhan Koloğlu (Tarihçi-yazar) Bozkurt kavramı, milliyetçiliği ırkçı anlamda alan kesimin kavramıdır. Atatürk, şiddetle Türkiye sınırları içinde bir milliyetçilik taraftarıdır.” ¥ Halil İbrahim Şahin (Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Bşk.) “Atatürk Şovenist aklın değil, özgür aklın önderidir. Bu bakımdan Atatürkçü düşünce sistemini Atatürkçe yorumlamak Atatürkçülüktür.” ¥ Gürbüz Çapan (CHP Esenyurt Bld. Başk.) “MHP olsa olsa boz-kuş olur.” ¥ Prof. Sina Akşin: “Evet o dönemde Bozkurt pullarda vardı. Efsanesi vardır. Ama bu iddia çok anlamsız. Atatürk barışçı ve ırkçı olmayan bir milliyetçiliğe bağlıdır!” ¥ Dr. Cemal Avcı (Başbakanlık Atatürk Araştırma Merkezi) “Türklük anlayışını, kafatasçılık olarak değil, kendisini Türk olarak nitelendiren herkesin Türk olduğu görüşünden hareketle geliştirmiştir. Atatürk ‘Ben Bozkurtum’ dememiştir.” ¥ Hasan Ekinci (DYP Genel Bşk. Yrd.) “Her siyasi parti bunu kendine göre yorumlarsa çirkin olur. Atatürk, Atatürktür!” Bu araştırma bizim hem bazı ilim adamlarımızın, hem de Atatürk’ten hiçbir ışık almamış, Atatürk’ü okumamış, anlayamamış bazı Atatürkçülerimizin çapını göstermesi bakımından çok önemli.
Çünkü bu açıklamaların hiçbiri doğru değil! Ya gerçeklerden çok korkan veya Atatürkçülüğü boş lâf söylemekten ibaret sanan fikirsiz, ufuksuz, çilesiz kimselerin keyfilikleriyle karşı karşıyayız. Çünkü: Atatürk, hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar bir Bozkurttur. Ve bütün Türk tarihi boyunca, Türk ırkını çok coşkun duygularla öven, yücelten tek devlet adamımız O’dur. Önce biz, bütün bu kişilere anlatmalıyız ki Bozkurt destanı başka, ırkçılık başkadır. Yani Bozkurt efsanemize inanan bir kimse katiyyen ırkçı olmayabilir. Bozkurt efsanesine inanmayan bir kimse de bal gibi ırkçı düşüncelerle yaşayabilir. Atatürk, Bozkurt destanımıza yürekten inanan ilk Cumhurbaşkanımızdır. Bozkurt efsanemize inanmayan bir cumhurbaşkanı, kurduğu cumhuriyetin ilk pullarına ve paralarına neden Bozkurt resmi koydursun? Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Milli Savaş Hikâyeleri kitabının hem kapağını, hem de her hikâye sonunu, bir bozkurtla süslemesi Atatürk’ten aldığı ilhamladır. Halide Edip Adıvar’ın Yeni Turan eseri, Ziya Gökalp’in: Turan, Ötüken Ülkesi, Altın Yurt, Ergenekon… gibi şiirleri, Ömer Seyfettin’in bazı hikâyeleri hep Atatürk’ün gösterdiği yeni hedefin güzel meyveleridir. Atatürk devri üniversite öğrencilerinin şapkalarında, Bozkurt kokartlarını merak edenler bana gelsinler ve Bozkurtlu şapka resimlerini görsünler. Anlaşılan bu kişiler, küçük yaştaki izcilerimize Atatürk’ün neden Yavru Kurt dediğini hiç düşünmemişler. Bunlar, Ankara Ulus Meydanı’ndaki Atatürk heykelinin eski kaidesine hiç bakmamışlardır. O eski kaidenin dört köşesinde, bronzdan yapılmış dört Bozkurt başının bulunduğunu hiç hatırlamamışlardır. Bu anlı-şanlı kişiler, anlaşılan Ankara Türk Ocağı binasına hiç gitmemişlerdir. Orada, Atatürk’ün oturduğu locanın tam karşısına, tiyatro sahnesinin alnına, kocaman bir Bozkurt başının yerleştirildiğini hiç fark etmemişlerdir. Bu boş meydan kabadayıları, Atatürk’ün kurduğu Milli Eğitim Bakanlığı’nın üst katının CHP’li Ratip Tahir’in o meşhur Ergenekon tablosuyla en az 35 yıl süslendiğini akıllarına hiç getirmemişlerdir. Eski Milli Eğitim Bakanlığı’nın ikinci katına çıkanların kocaman bir Bozkurt resmiyle karşılaştıklarına hiç şahit olmamışlardır. Bu zat-ı muhteremler, Atatürk devrinin o meşhur Ergenekon tablosunun bugün Ankara’da Türk Ocağı’nda (Resim Heykel Müzesi’nde) bulunduğunu bilmek istemeyenlerdir. Çocuklarımıza, kendi okullarımızda kırk Yunan efsanesini öğretiyoruz. Kırk Yunan tanrısının savaşlarını, aşklarını ezberletiyoruz. Peki biz, kendi milletimizin efsanelerinden neden bu kadar çok korkuyoruz? Bu aşağılık duygusu neden? Bu hazretlerin, ne bir büyük gemimize Atatürk’ün 1926 yılında Bozkurt ismi koyduğundan haberleri vardır; ne de yazar H.C. Armstrong’un Atatürk’ü anlatan eserine: Bozkurt adı vermesinden. Bozkurt, bizim tarihimizde bir yol gösterendir. Ergenekon’da 400 yıl kalan soyumuza, daha geniş bir ülkeye çıkmak için yol gösteren bir ışık. Atatürk de Milli Mücadelemizin o zor, o karanlık günlerinde bize bir yol göstermedi mi? Onun Türk ırkıyla ilgili görüşlerini haftaya yazacağım. Yalnız bilinmelidir ki 7000 yıllık Türk tarihinde, Türk soyunu hiç kimse, hiçbir devlet ve hükümet başkanı Atatürk kadar övmemiştir. Onun bu vasfını bilmemek bilgisizlikten değilse ihanettendir.
(Gönlümdekiler ve Ötedekiler   syf 26-28)

TÜRK DEVLETLERİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

TÜRK CUMHURİYETLERİ;

TÜRKİYE CUMHURİYETİ;  (anadolu türkleri-oğuzlar)

Nüfus: 72.000.000

Başkent: Ankara

AZERBAYCAN CUMHURİYETİ; (azeriler)

Nüfus: 12.000.000

Başkent: Bakü

KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ;  (kazaklar)

Nüfus: 17.400.000

Başkent:Astana

TÜRKMENİSTAN CUMHURİYETİ;  (türkmenler)

Nüfus: 6.000.000

Başkent:Aşkabat

ÖZBEKİSTAN CUMHURİYETİ; (özbekler)

Nüfus: 31.000.000

Başkent:Taşkent

KIRGIZİSTAN CUMHURİYETİ;  (kırgızlar)

Nüfus: 6.200.000

Başkent:Bişkek

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ; (oğuzlar)

Nüfus: 300.000

Başkent:Lefkoşe

ÖZERK TÜRK CUMHURİYETLERİ:

ALTAY CUMHURİYETİ;  (altay türkleri)

Nüfus: 300.000

Başkent:Gorno-altaysk

BAŞKORTİSTAN; (başkırlar)

Nüfus: 5.300.000

Başkent:Ufa

KABARDEY-BALKARYA CUMHURİYETİ; (balkarlar)

Nüfus: 1.200.000

Başkent: Nalçik

ÇUVAŞİSTAN CUMHURİYETİ; (çuvaşlar)

Nüfus: 1.800.000

Başkent: şupaşkar

DAĞISTAN CUMHURİYETİ;

Nüfus: 3.500.000

Başkent:Mahaçkala

DOĞU TÜRKİSTAN; (uygur türkleri-türkmenler)

Nüfus: 30.000.000

Başkent:Urumçi

GAGAVUZYA;  (gök-oğuzlar)

Nüfus: 200.000

Başkent:Komrat

HAKASYA; (hakaslar)

Nüfus: 600.000

Başkent:Abakan

KARAÇAY- ÇERKES CUMHURİYETİ; (karaçaylar-çerkesler)

Nüfus: 700.000

Başkent:Çerkessk

KARAKALPAKİSTAN;  (karakalpaklar)

Nüfus: 1.400.000

Başkent:Nukus

NAHCİVAN; (azeriler)

Nüfus:500.000

Başkent:Nahcıvan

TATARİSTAN; (tatarlar)

Nüfus: 4.500.000

Başkent:Kazan

Nüfus: 388.000

Başkent:Kısıl

YAKUTİSTAN; (sibirler-yakut türkleri)

Nüfus: 1.200.000

Başkent:Yakutsk

12 Hayvanlı Türk Takvimi

12 Hayvanlı Türk takvimi, Türklerin kullandığı il takvimdir. Bu takvimde güneş yılını esas alınmış, 1 yılı 365 gün 5 saat olarak hesap edilmiştir. Takvim üzerinde 12 hayvan olup her hayvan bir yılı temsil etmektedir. Her 12 yılda bir tekrar başa gelen takvimde aylar sayılar ile belirtilmiştir. Geçmiş sadece Türkler kullanmamış aynı zamanda Tibetliler ve Çinlilerde bu takvimi kullanmıştır.
Nasıl ortaya çıktığını ise Kaşgarlı Mahmut Divanı Lügatit Türk eserinde Uygur rivayetlerini şu şekilde anlatıyor.
‘‘Önemli bir Türk Hakan’ı, kendisi başa geçmeden önceki bir savaş hakkında bilgi almak ister. Danışmanlarıyla yaptığı toplantıda bu savaşın hangi yıl yapıldığı hakkında bir sonuca varılamaz ve tarih konusunda yanılırlar. Bunun üzerine Hakan, önceki tarihte nasıl yanıldıysak gelecek zamanda yapılacak savaşlarda da yanılabileceklerini, Bu sebepten 12 burç ve 12 aya denk gelecek şekilde, her yıla bir isim konulmasını ister. Hakan’ın bu teklifi kurultayca benimsenir.

Ardından Sürek avına çıkılır. Daha sonra 12 hayvan nehre doğru sürülür. İlk olarak nehirden karşıya sıçan çıkar ve ilk yıla sıçan yılı adı verilir. Daha sonra sırasıyla Sığır, Pars, tavşan, balık, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve en son domuz (Karageyik) nehirden karşıya çıkar ve Yıllar bu şekilde isimlendirilir. Daha sonra bu yıllara fal tutulmuş, uğur sayılmıştır.”

12 hayvanlı Türk Takvimi Anlamları ve Özellikleri

1. Yıl Sıçan Yılı (Çıçkan Cılı)
Bu yılda Doğanlar çok hareketli ve enerjik insanlardır. Uykuyu Seven ve iyi dost olan kişiler olup, kötü işlerden uzak durmaya gayret ederler.
Gece Doğan sıçan yılı insanları, gündüz doğanlara göre daha çevik olup, gündüz Doğanlar ise pasaklı ve pısırık olurlar.
Ömürlerinin ilk yılları rahat geçerken 2. bölüm Başarısız gibi geçmektedir.

2. yıl Sığır Yılı (Uy Cılı)
Bu yılda Doğan erkekler, kadınlara karşı iyi davranan kişiler olmuşlardır. Bu yılın insanları dış görünüş olarak çekici ve çabuk sinirlenen kişilerdir. Sığır yılında doğanlar genel olarak çevrelerinde tam olarak anlaşılmaz, geleneklerine bağlı olan insanlardır.
Sığır yılı erkekleri Özgür işler tercih ederken, kadınları ise evine bağlıdır.
Şanslı bir hayat süren Sığır Yılı insanları, ihtiyarlıklarını iyi geçirir. Hastalıklar görselerde uzun yıllar yaşayacağına İnanılır.

3. Yıl Pars Yılı (Colbors Cılı)
Bu yılda Doğanlar dar görüşlü, çabuk parlayan düzensiz kişilerdir. Otoriteye karşı baş kaldıran, kanun önünde pek durdurulamayan ateşli insanlardır.

Amaçlarına ulaşmak için herşeyi deneyen ve “Ben biliyorum” tavırları sebebiyle genelde kaybeden insanlar olmuşlardır. Bu yıl da Doğanlar, sevgiye önem veren kişilerdir.
Eski inanışlara göre (Aslan) Pars yılında doğanlar, hırsızlık, yangın ve öldürmeye karşı efsunludurlar.
Pars yılında doğanlar gençken oldukça Çevik olup, genelde yaptıkları işlerden pişmanlık duyarak Ömür geçirirler.

4. Yıl Tavşan Yılı (Qoyon Cılı)

Tavşan yılında Doğanlar, merhametli yetenekli temiz kalpli insanlardır. Hitabet yetenekleri güçlü olan tavşan yılı insanları, huzur ve refaha oldukça önem verirler.
Dostları için her şeyi feda etmeyi göze alan tavşan yılında Doğanlar, Ticaret zekası bulunan insanlardır. Genelde hayatları orta yolda gider ve kavgadan uzak dururlar. Yufka yürekli, Her işlerinde ölçüp tartmadan işe başlamayan kişilerdir.

5. Yıl Balık Yılı (Uluu Yılı)
Balık yılında doğanlar, iyi kalpli, Yalansız, sakin özgüveni yüksek kişilerdir. Genel olarak bu yılda Doğanların şanslı olduklarına İnanılır. Ancak Öfkeli kişiler olmuşlardır.
Balık yılında doğanların, başka insanlara kötülük etmeyeceği rivayet edilir. Hayatlarında sürekli mükemmel olmaya uğraşırlar. Balık yılı insanları güvenilir ve dürüst kişilerdir. Balık yılı insanlarının hayatlarının ilk yılları zor geçer, ömürlerinin ortalarında iyi ve kötüler birbirine denk olup ihtiyarlıkla rahat geçmektedir.

Balık yılı insanları çevreleri tarafından genellikle sevilen kişilerdir. Ancak balık yılında doğanlar Nadir olarak sever.
Balık yılında doğanların malı çok olur ve ömürleri uzundur.

6. Yıl Yılan Yılı (Cılan Cılı)
Yılan yılında doğanlar, çalışkan ve yaptıkları işe dört elle sarılan kişilerdir. Yılan kadınları oldukça güzel olur. Balık yılı gibi, yılan yılında doğanların şanslı olduğuna İnanılır. Yılan yılında doğanlar iyi bir eğitim aldığı takdirde başarılı ve ileri görüşlü kişiler olduğuna inanılır.
Yaptıkları işleri sonuna kadar götüren Yılan insanları, genelde başarısız olmaz ve soğuk kanlıdır. Cimri kişiler olan yılan yılında doğanlar, borç para vermeyi sevmeyen tabiatları bulunmaktadır. Hayatları genellikle zorluklar içerisinde geçen bu kişiler, suç sayılan işleri yapmaktan zevk alıp, dik kafalı bireyler olarak bilinmektedir.
Yılan yılında doğanların Merhametsiz olduğu söylenmektedir.

7. Yıl At Yılı (Cılkı Cılı)
Bu yılda Doğanlar özgür ruhlu ve öğüt dinlemeyen kişilerdir. At yılında doğanlar, kendilerine saygı duyulmasını sağlar.
Bu yıl da doğanların oldukça kendini beğenmiş olduğu söylenmektedir. Ayrıca çıkarlarının olmadığı bir işe kesinlikle bulaşmayan at yılı insanları, işlerini hızlı ve güzel yapmaları ile dikkat çekmektedir.

Hayatları çalışma ve hareket ile geçen at yılı insanlarının gündüz doğanları aceleci kişiler, gece doğanları ise zevk ve rahatına düşkün bireylerden oluşmaktadır. Zevk için rahatça para harcayabilen at yılı insanları, kendini seven ve değerli gören kişilerdir.
At yılı insanları, biraz saf olup kendilerini kandırmanın kolay olduğu söylenmektedir.

8. Yıl Koyun Yılı (QOY Cılı)
Koyun yılı insanları Sevgi görmeyi çok seven edebiyat ve kültüre meraklı kişilerdir. Genelde kararsız ve kaderlerinden şikayetçi insanlardır. Başkasına yapılan eziyete seyirci kalmazlar. Koyun yılı insanları genelde eliaçık ve iyi kalpli kişilerdir.

Çoğunun dini inancının kuvvetli olduğu söylenmektedir. Yalnızlığı sevmeyen Koyun Yılı insanları dürüst kişilerdir. Koyun yılında doğanlar arasında pek tüccara rastlanmaz. Ticaret işlerinde iyi değillerdir. Ayrıca yönetici gelenekleri de bulunmamaktadır.

9. Yıl Maymun Yılı (Maymıl Cılı)
Maymun yılı insanları eğlence düşkünü, sosyal bir hayat süren kişilerdir. Görevlerine düşkün olan maymun yılında doğanlar zor görevlerde yer almayı isterler. Maymun yılında doğanların hayatlarının İlk döneminin iyi 2. döneminin huzursuz ve ihtiyarlığın rahat geçti söylenmektedir.

Bu yılda doğan erkekler Kurnaz ileri görüşlü ve çabuk öfkelenen kişilerdir. Maymun yılı kadınları ise çeviklikleri ile ünlüdür.

10. Yıl Tavuk Yılı (Took Cılı)
Tavuk yılında doğanlar Eli sıkı Gayretli ve Güçlü kuvvetli kişilerdir. Gönül işlerinde iyi gitmeyen bir talihleri bulunmakta olup, karşı cinse tuzak kuran bir yapıları vardır.

Tavuk yılı insanlarının hayatları inişli çıkışlı olup biraz tembel kişiler olarak görülmektedir. Tavuk yılında doğanların Merhametsiz olduğu, yeni şeyleri zor kabul ettiği ve gerici bir yapıları olduğu söylenmektedir. İyi giyinmeye önem gösteren tavuk yılı insanları kanun ve kurallara uygun hareket ederler. Erkekleri gururludur ve çok fazla Cömert değildirler.
Tavuk yılı insanları akıllı ve yetenekli olup, mert ve cesaretli olmaları bu yılda doğanlara özgü bir karakterdir. Oldukça gözü pek insanlardır.

11. Yıl Köpek Yılı (İt Cılı)
İt yılında doğanlar, sezgileri yüksek kişilerdir. Sevgileri temiz ve gerçektir. Vesveseli ve kaygılı kişilerdir. Köpek yılında doğanlar güzel duygulara sahip akılcı insanlardır. Ellerinde olanlarla yetinmeyi bilen, kötü işlere, hırsızlığa ve kavgaya müsaade etmeyen kişilerdir.
Kuvvetli insanlardır. Kendilerine Emin ve dostlarına düşkün köpek yılı insanları adaletsizlik karşısında dik durur ve adaletsizlik düzelene kadar rahat etmezler. Dürüstlük uğruna her şeyi yaparlar.

Köpek yılında doğanların liderlik özellikleri yüksektir. Dürüst kişilerdir. Paraya çok önem vermeyen köpek yılında doğanlar , dikbaşlı kişiliklerdir.

12. Yıl Domuz Yılı (Karageyik) (QARA Kiyik Cılı)
Domuz yılında doğanlar, rahat hayatı severler. Bayanları iyi terbiye almış kişilerdir. Aileye önem verirler. Domuz yılında doğanların, paraya ihtiyaçları pek kalmaz. Bu yıl da doğanların iyi işleri ve paraları her zaman olur.

Çok konuşmayan ve Meraklı kişilerdir. Domuz yılı insanları bu sebepten oldukça okurlar. Genelde her şeyden haberdar kişilerdir. Ancak domuz yılı insanlarının arkadaşları pek olmaz, olursa da oldukça vefalı arkadaşlıklar yaparlar, cesaretli kişilerdir.
Domuz yılında dünyaya gelenler hayatlarının ilk ve orta dönemi zorluk içerisinde geçer. İhtiyarlıkları ise rahat geçmektedir.

BİZ YALNIZ ADAMLARIZ

“BİZ YALNIZ ADAMLARIZ
Kürşatça yalnız,
Ali’nin o masum yalnızlığı sinmiş ruhumuzun derinliklerine,
Kerbala’da Hüseyince bir Şehit yalnızlığı bizimkisi işte…
Yesevice bir çile yalnızlığında piştik ta asırlar öncesi,
Ve bir Yunus yalnızlığı cezbetti bizi;
“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk suyla yuyalar
Şöyle garip bencileyin”
dizeleriyle ruhumuzu yalnızlaştırdık…
Fuzuli ile yalnızlığımız aşka büründü…
Yıllar geçti bir Abdülhamit Han yalnızlığı düştü kaderimize… Görkemli saraylarda halvet halini seçtik…
Gün geldi azgın Karadeniz sularında Bandırma Vapuru yalnızlığında isyan türküleri söyledik…
Mustafa Kemalce yalnızlığı çok sevdik…
ATSIZ, yalnızlığımızın türküsü, zafer marşıydı bizim…
Tüm yalnızlıkları Yolların Sonu şiirinde birleştirdik.
Gün geldi bir derviş yalnızlığı ile dünyaya kafa tutan Alparslan Türkeş’in yalnızlığının arkasından koştuk soluklarımız kesilircesine…

Biliyorum… Biz yalnız kalabalıklarız…
Bir gün yalnızlar yurdunda yalnızlar ordusu kuracağız…”

Kitap İncelemesi

” Ruh Adam ” 

Yazarı: Hüseyin Nihal Atsız’dır.
İlk basımı: 1972 yılında olan kitabın elimdeki basımı 61.’dir.
Yayın Evi: Ötüken Yayınları’nın yayınladığı kitap toplam 308 sayfadır. 208. sayfasında kitap bitmesi gerekirken, yayın evi son 10 sayfaya kitapta geçen kelimeler için küçük bir sözlük oluşturmuştur.
Anlatıcının Bakış Açısı: İlahi(Tanrısal) bakış açısı ile anlatılıyor.
Kitap İçeriği: Kitap kısa bir Uygur masalı ile başlıyor. Bu masalda, Yüzbaşı Burkay’ın Açığma Kün’e olan aşkını anlatır. Daha sonra kitabı okumaya devam ettikçe bu masalı bir kadının bir erkeğe bir odada okuduğunu anlarız. Okuyan kadını edebiyala arası gayet iyidir, dinleyen adam ise sürekli kadehini doldurup edebiyattan pek hoşlanmayan askeri hayatı daha çok seven bir karaktere sahip olduğu görülmektedir. 
//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({}); Kitaptaki asıl hikaye ikinci bölümde başlıyor. Burada Selim Pusat ana karakter olarak her noktada kendisinden bahsettiriyor. Üç yıl öncesine kadar ordunun iyi bir yüzbaşısı olan Selim Pusat harp tarihine hakimdi. İnsanlarla lüzumsuz yere konuşmayı pek sevmezdi. Selim Pusat’ın sonunu hazırlayan Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa için ‘’ Türk harp tarihinin son büyük simasıdır. ‘’ cümlesi ile ders öğretmeni bir albayla girdiği münakaşa sonucunda ceza alması ile başlamıştı. En yakın arkadaşı Şeref’le birlikte 2 yıl kaldıkları ceza evinden rütbesiz ve mesleksiz çıktılar. Daha sonra arkadaşı ‘’Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum.’’ Diye bir not gönderip intihar etti. Bu sürede işten atılan eşi Edebiyat öğretmeni Ayşe ve oğlu Tosun da evde oturmaktan başka bir şey yapmazlar.  3 yıl sonra eski lisesine geri dönen Ayşe öğretmen Güntüllü adındaki kızla tanışıp onun edebiyat sevgisini ve bilgisini öğrenir. Daha sonra Güntüllü sürekli kendi evlerine gelir gider. Selim Pusat hapisten çıkmamış gibi insanlar içine çıkmaz, insanların karikatürden ibaret olduğunu söylerdi. Daha sonra Güntüllü ile tanışıp o kızda ki gizem dikkatini çekmeye başlar. Ara sıra dışarı çıkan Pusat arkadaşı Şeref’in mezarını giderdi. Daha sonra bir gün orada Leyla Mutlak’la tanışır ve hayatı değir. 
Leyla Mutlak ve Selim Pusat arasında devam eden hikaye olağan üstü durumlara girer ve masal gibi bir hal almaya başlar. Aslında hikaye Selim Pusat, Leyla Mutlak, Edebiyat öğretmeni Ayşe Pusat ve Güntüllü arasında sürekli devam etmektedir. 
Hikaye sonunda gözünü hastanede açan Pusat, kalkıp Prenses Leyla Mutlağ’ın evine gider ve bulamaz. Ayşe öğretmen eve gelip Pusat’ı evde bulamayınca oğluna sorar , sonra duvardaki resim de Pusat’ın yok olduğunu görür. 
Uygur  masalı ile başlayan kitap yine Uygur masalı ile biter.
Kitabın Arka Kapağındaki Yazı: Ruh Adam, pek alışa gelmemiş bir romandır. Müellifin tarihi romanlarını okumuş olanlar, tarihi bir roman gibi başlayan bu eserin öyle olmadığını görecek, sayfalar ilerledikçe kendilerini aşırı bir sembolizmin içinde bulacaklardır. 
Bu tarih çeşnisininde yer aldığı roman, yaşamın gayesini yalnızca askerlikte bulan bir subayın hayatıdır. Tabiat üstü olaylarla anlatılan bir hayat hikayesinin dikkatle bakıldığı zaman, gerçeklerin semboller çevrelenmiş ifadesinden başka bir şey olmadığı görülecektir. 
Ruh Adam, kendi nefsi ile mücadele eden bir insanın macerasıdır. Edeb-i ruhi tahlilini yapanlar, eserin hakikaten bir roman mı yoksa yaşanmış bir hayat mı olduğunu kestirmekte bir hayli tereddüde düşeceklerdir.