PUSU(Bölüm 9)

Aradan 3,5 yıl geçti ve Göktürk eğitimini başarı ile tamamladı. Dönüş vakti gelmişti. En son eğitim aldığı yer güney kutbunda bir üsttü. Kendisini götürecek araç geldi, araca bindi. 3,5 yılda TUĞ hakkında yeterince bilgiye ulaşmıştı. İlk başta ki bütün şüpheleri ve sorunları tamamen gitmiş, TUĞ’un devletin ve milletin lehine bir kurum olduğuna kanaat getirdi. Ayça’nın emaneti olan bilekliği sağ bileğindeydi. Ona kavuşmanın heyecanı içinde yolculuk başladı. Kendisini her alanda geliştirmişti. Ama asla gelişmeye doymuyordu. Çantasından yeni aldığı kitabı çıkardı, okumaya başladı.
Yarım saat sonra Göktürk merkez üsse geldi. Aşağı indiğinde kendisini karşılamaya kimsenin gelmemesine şaşırdı. Aslında kimseyi beklemiyordu ama Ayça belki gelir diyordu. Her ne kadar gelmesini istese de bu yapı bu tür duygusal olaylara karşı idi.
Aşağı indiğinde, bir nöbetçi tarafından odasına götürüldü. Odasında eşyalarını değiştirirken kitaplıktan bir ses duydu. Elini silaha attığı anda kitaplık açıldı ve Fedai içeri girdi Bu sırada Göktürk çoktan namlusunu Fedai’ye doğrultmuştu. İçeri Fedai girince hemen hazır ola geçti. Ve kendisini savunma ihtiyacı hissetti.
‘’Komutanım özür dilerim. Ses gelince her ihtimale…’’
Henüz sözlerini bitirmemişti ki Fedai araya girdi. Gülümser bir şekilde,
‘’Sorun yok Göktürk. Eğer namlunu doğrultmasaydın 3,5 yıl da geri geldiğin gibi gönderirdim’’ dedi.
‘’ Sağ olun komutanım.’’
Fedai, Göktürk’e yaklaştı tokalaşmak için elini uzattı.
‘’Hoş geldin Göktürk’’
Göktürk,
‘’Sağ olun komutanım’’ diyerek elini uzattı.
‘’Bize karşı şüphen ya da sorun var mı Göktürk?’’
‘’Cevabı bildiğinize eminim komutanım.’’
‘’Öncelikle rahata geç. Uzun uzun konuşmamız gerekecek.’’
‘’Emredersiniz’’
‘’Gel beni takip et sakin bir yere gitmemiz gerekiyor.’’
Göktürk ve Fedai kitaplığın arkasında ki merdivenden indi. Onların arkasından kitaplık tekrar eski haline geldi. Bir süre yürüdüler. Bir yerde durdular. Fedai önce parmağını duvara dokundurdu. Daha sonra açılan bölmeye gözünü tuttu ve kapı açıldı. Burası büyük bir odaydı. Özenle dizayn edilmiş, kitaplar ve resimlerle dolu bir oda.
‘’Evet Göktürk burası bizim harekat merkezimiz. Ben ve üstlerim kararları burada alırız. ‘’
Göktürk etrafı seyretti. Her köşeyi hafızasına saniyeler içinde kaydetti.
‘’Komutanım benim burada olmamam gerekmez mi?’’
‘’Normal de evet.’’
‘’Anormal olan nedir komutanım?’’
‘’Onu biz de bilmiyoruz. Sen bulacaksın. ‘’
‘’Emredersiniz komutanım ama daha fazla ayrıntıya ihtiyacım var.’’
Göktürk bu konuşmadan sonra can kulağı ile Fedai’yi dinlemeye başladı.
‘’Bak Göktürk, burada işler sarpa sarmaya başladı. Birileri hep bizden bir adım önde. Deşifre olma ihtimalimiz yüksek. İçimizde birileri bizi satmış olabilir. Ne zaman bir operasyon düzenlesek sürekli elimizde patlıyor. Kerkük’te, İngiltere’de, Hatay’da, New York’ta, Paris’te sürekli başarısız olduk. Artık bir şeyler kesindi ki biri bizim adımlarımızı biliyor ve öncesinden adım atıyor. Bu operasyonu sen, ben ve üstlerimiz biliyor. Kimseye bahsetmeyeceksin. Herkesten şüphe duyacaksın. Ayça dahil olmak üzere bu görevden kimsenin haberi olmayacak.’’
‘’Emredersiniz komutanım. Bir sorum olacak. Bana neden güveniyorsunuz? Aradığınız hain ben olabilirim. ‘’
‘’Çünkü senin satmamak için çok özel bir sebebin var. Ayça…’’
Göktür bir süre sessiz kaldı.
‘’Anladım komutanım. Bana daha fazla bilgi verirseniz araştırmaya başlayabilirim. ‘’
Fedai elinde ki şifreli dosyayı Göktürk’e verdi.
‘’Şifresini biliyorsun zaten.’’
‘’Evet komutanım. İzninizle ben odama geçip çalışmalara başlayım. Durum sandığınız gibi ise vakit çok dar olabilir.’’
‘’Tamam Göktürk. Şimdi gidebilirsin.’’
Göktürk tam çıkıyordu ki, Fedai saatinde ki ekrana baktı.
‘’Ha bu arada yaklaşık 2 dakika sonra odan da misafirin olacak,  acele etsen iyi olur.’’
Göktürk hızla çıktı ve koşmaya başladı.
Merdivenlerden tekrar çıktığında önünde dümdüz duvarı gördü. Etrafta açabilecek bir düğme gibi bir şey aradı ama bulamadı. Tekrar geriye koştu. Fedai’nin parmak izi okuttuğu yere geldiğinde duvarı yumrukladı. Birkaç saniye sonra Fedai kapıyı açtı.
‘’ Çok yavaşsın Göktürk’’ dedi ve eline bir tane saat verdi.
‘’Saatle istediğin kapıyı açabilirsin. Hızlıca gitmen gerek 1 dakikadan az zamanın kaldı.’’
Göktürk,
‘’Emredersiniz komutanım’’ diyip hızlıca koştu.
Kapının önüne geldi ve saatin ekranına dokundu. Kapı açıldı.
Tekrar saatin ekranına dokundu, kitaplık eski haline geldi.
Tam bu sırada kapı çaldı. Göktürk,
‘’İçeri girebilirsiniz’’ dedi.
Kapı açılınca karşısında Ayça’yı gördü. İkisi de birbirlerine koşup sarıldılar. Ayça,
‘’Çok özledim seni’’ dedi.
‘’Bende seni çok özledim. Her gün bu anın hayaliyle çalıştım.’’
‘’Evet biliyorum, yoksa o eğitimden 3,5 yılda çıkman çok zordu.’’
Göktürk ve Ayça ayrıldılar. Ayça, Göktürk’ün elinde dosyayı görünce,
‘’ Bu nedir ?’’ dedi.
Göktürk bir an heyecanlandı.
‘’Ha bu mu ? Öylesine. Eğitimim hakkında ki komutanım raporları, Fedai’ye bırakmam gerek.’’
‘’Rapor mu? Bize böyle bir şey daha önce verilmedi.’’
‘’Bilmiyorum artık, özel şifre ile verdiler. Fedai’ye iletmemi söylediler.’’
‘’Belki de senin eğitimin erken bittiğine dair rapordur. Daha önce eğitimi erken bitirebilen olmadığı için böyle bir şey duymamıştım.’’
‘’Evet olabilir. Neyse Ayça’m sen naptın, nasılsın?’’
‘’Nasıl olayım aynı. Bu ara operasyonlardan olumlu sonuç alamıyoruz. Alamadığımız gibi bazı arkadaşlarımızı da kaybettik. Ona canım sıkılıyor, yoksa onun dışında iyiyim.’’
Göktürk hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yaptı.
‘’Nasıl yani? Operasyonlar da başarısız mı olunuyor? Yeterince hazırlık yapılmıyor mu?’’
‘’Aslında fazlasıyla hazırlık yapılıyor. Ama olumlu sonuç alamıyoruz. Sanki birileri bizim adımlarımızı önceden karşı tarafa haber ediyor ve onlarda hep bizden bir adım önde oluyor.’’
‘’Bizim operasyonlarımızı kim haber edebilir ki? Bence eksik bir şeyler yapılıyor o yüzden. Yoksa burada herkes özel eğitimlerden geçen, özel seçilen kişiler değil mi?’’
‘’Haklısın da işte insan düşünmüyor değil. Lütfen kendine dikkat et.’’
‘’Merak etme bir şey olacağını sanmam. Hem yukarısı kimin ne olduğunu ne yaptığını iyi biliyor ve takip ediyor.’’
‘’Haklısın sanırım. Biraz canım sıkıldığından kendimi boşluğa kaptırdım. Benim şimdi gitmem gerekiyor. Yapmam gereken işler var.’’
‘’Tamamdır Ayça’m. Ben de yerleşeyim.’’
Ayça, Göktürk’e tekrar sarıldı.
‘’Tekrardan hoş geldin’’ dedi ve gitti.
Göktürk, Ayça ile konuşmasını garipsedi. Henüz yeni gelmişken halini hatırını sormadan sanki ağzını aradı gitti. Ya da gerçekten bu duruma canı çok sıkılıyordu. İlk fırsatta içini döktü.
Göktürk eşyalarını yerleştirmeden masasına oturup dosyayı açtı. Tek tek dosyaları inceledi. Üzerinde saatlerce düşündü. Vakit geceye yaklaşmıştı. Sanki bir şey bulmuş gibi hızlıca kalktı. Kitaplığının önüne geldi kapıyı açtı. Zaman kaybetmek istemiyormuş gibi hızlı adımlarla Fedai’ye doğru gitti. Hareket merkezinin kapısının önüne geldiğinde saate tıkladı, kapı açıldı. Fedai gerçekten haklıydı, bu saat her kapıyı açıyordu.
Fedai ayakta Göktürk’ü bekliyordu. 

Mis Gibi Milliyetçilik Kokuyor

Kabul edin ya da anti tezlerinizi savunun 2018 yılında Türkiye de artık Milliyetçi hava esiyor. Daha yazının ilk başında hemen birilerinin anti tezini duyar gibiyim.
-Böyle Milliyetçilik mi olur?
-Boş Milliyetçilik!
-Bu moda Milliyetçilik!
Falan filan.
Sanki tüm Milliyetçiler dolu! Sanki tüm Milliyetçiyim diyenler hayatına bunu uyguladı! Bugün gelmiş, Milliyetçilik havasından rahatsız gibi konuşuyorlar.
Sorsalar hepimiz tek ağızdan,
‘’En büyük Kızıl Elma’mız, Turan’dır!’’ diye haykırırız. Daha hayatında Kızıl Elma’nın ne demek olduğunu bilmeyen milletimiz bugün Kızıl Elma hakkında konuşuyorsa mis gibi Milliyetçilik kokuyor diyebilirim her halde.
Eyyyy bugünün en Milliyetçi olduğunu iddia edenler sizlere tavsiyemdir, madem çok biliyorsunuz o zaman bu millete gerçek Milliyetçiliği öğretin de öğrensinler. Bundan daha iyi ortam, bundan daha iyi fırsat hayatınız boyunca bir daha elinize geçmez. Sosyal medyada bazı sayfalarca hazırlanmış siyasi sözleri kendinize mal edeceğinize çalışıp bu millete gerçekten Türk olmanın hissini verinde o zaman ‘’En büyük Kızıl Elma’mız, Turan’dır!’’ diye tüm ülke olarak bağıralım. Yoksa sosyal medyada yazı, resim paylaşarak mı kuracağız Turan’ı? Ya da ne bilim bir tane sayfa açalım tüm Milliyetçiler oraya toplansın, şiir falan da yazalım o zaman mı kuracağız Turan’ı?
//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});


Bakın basit ve hepimiz bildiği bir örnek vereyim. Gazi Mustafa Kemal Atatürk memleketten gavurun postalını atmak için tutup da Osmanlı İmparatorluğunu eleştirip oturduğu yerden naralar savurmadı. Naptı etti kendini Samsun’a göndertti. Bu hikayeyi herkes ilk okuldan itibaren öğrenir. Ama gözden kaçırdığımız bir nokta var. Atatürk’ün Samsun’a gitmesinin tek bir amacı vardı, Milletini yanına almak. Bunun için kongreler, konferanslar, genelgeler… ne gerekiyorsa onu yaptı. Kuvay-ı Milliye ile hareket etti. Ancak o zaman gavurun postalını toprağın dibine gömüp Türkiye’y kurabildi.
Evet haklısınız bugünün Milleyetçilik havası tamamen siyasi hareketlerden dolayı oluştu, yarın değişebilir. Ama biz çabalarsak, emek harcarsak böyle bir şeye izin vermeyiz. Şöyle düşünün bugün gelip birisi sizi Milleyetçilikten, Kızıl Elmadan, Türkten soğutması ne kadar zorsa milletimize de bunu gösterip, öğretip o hale getirmelisiniz.
Bugün biz Türk Milliyetçileri eğer milletimizi yanımıza alıp Milliyetçi havada yelken açmazsak Kızıl Elma’mız rüya denizinde boş bir sandaldan ibaret olacaktır.

TUNA


Bu bir isim değil, bir su değil kalbimizde çağlayan bir tarihtir.
Türksüz Tuna öksüz, Tunasız Türk yaslıdır.
Binlerce yıl evvel bu su ıssız ve garip akıyordu. Kenarlarında ölgün, medeniyetsiz insanlar sürünüyordu, iki tarafına yayılan topraklarda vahşetle harabiyet kucaklaşmıştı. Semasında güneş yoktu. Yıldızları fersiz, mehtabı sönüktü. Kuşları nağmesiz, çiçekleri solgundu.
Bu durgun hava içinde, bu donmuş varlığın ortasında Tuna hırslanıyor, ve hırsından toprakların bağrım tırmalıyordu. Önüne gelen dağları yarıyor, kayaları eri tip dağıtıyordu. İnsanları sürükleyip boğuyordu.
Bir gün ansızın Tunanın bitmeyen geceleri sabaha erdi. Toprakta bir sarsıntı başladı. Havada bir toz ve duman bulutu yükseldi.
Yaklaşan bulutun içinden dağ gibi atlarda, dağ gibi kahramanlar belirdi. Yüzlerinden nur ve hareket taşıyordu. Gözleri ışık ve enerji doluydu. İsimleri mertlik ve sertlik taşıyan ahenkli, tok bir heceden ibaretti.
Türk…!
Suları kuruyan yurtlarından başka diyarlara akıyorlardı. Bu akışta güneşi de atlarım kuyruklarına bağlamışlar, arkalarından sürüklüyorlardı. İşte Tunaya güneş, onların orada göründüğü andan itibaren doğdu… Azgın tuna uslandı.
Toprak alt üst edildi. Ovalar yeşerdi. Sulara dizgin vuruldu. Her tarafta abideler, saraylar, mamureler yükseldi. Tunada neş’e Tunada düğün başladı.
Cahil, mütereddi yerliler bu medenî insanlara, bu yiğit adamlara saldırmaya yeltendi. Fakat doğuştan eşek, ayı yaratılmış olanlar kurda ne yapabilirler? Cüceler kahramanları yere serebilir mi? Hayır… Asla.
Medeniyeti adalet ve biati yenmek olan Türk, önüne çıkan melez sürülerim, uyuşuk insan kafilelerini değil, dağları, nehirleri bile çiğnedi, ezdi, aştı geçti. Hepsinin basma kantarması adaletten, halkları medeniyetten, dizginleri kuvvetten yapılma bir ular taktı. Asırlarca medeniyetin koruyucusu ve yayıcısı olarak döğüşdü, döğüşdü.
Savaşın ardı gelmiyordu. Fakat Türkün aradığı da buydu. Savaştılar, savaştılar… Her savaşda muzaffer, her yerde hakim oludular. Kızıl kanlarından Tunanın ufuklarına renk, seslerine ahenk verdiler. Böylece Tuna şenlendi, hayat ve hareketle doldu. Eskiden Tuna ölüydü. Onlara kavuşunca dirildi. Türk gelmeden Tuna yoktu… Tunayı Türk yaratdı…
Bir çok cenklerimiz Tuna boyunda oldu. Türk akıncıları Tunaya karşı aktılar. Tunaya çağlayanlar gibi Türk kanı katıldı. Tuna onun için gönüllerin en coşkun ve suların en kudretlisidir ve Tuna bunun için bizimdir.
O eski çağlarda Tuna’nın düğününü yapıyorduk. Tuna gelindi. Ve biz Tuna ile evlenmiştik.
Neşeyle, zaferle dolu o uzun yüz yıllar ne çabuk geçti? Nasıl bitti? Tunamı kollarımdan kim kopardı?.. Kim aldı?..
Tunam! Asırlarca koynumda taşıyıp doyamadığım sevgilim!..
Sen bu gün çağlamıyor, hıçkırıyorsun.
Sen bir nehir değil içimi yakan bir tahassürsün…
Tunam! gönlümde yatan Arşlarım susuzluğunu sen giderirsin.
Bana su vermez misin Tunam?
Alparslan Türkeş, ”Tuna”, Kahramanlık Ruhu, İstanbul, s5-7

Yolculuk Vakti(Pusu Bölüm 8)

Göktürk elinde kitapla sırtını duvara yaslamış ve uyuya kalmıştı. Kapının vurulması ile uyandı. Kapıyı açtığında karşısında Tuğrul vardı.

‘’Hadi gidelim Göktürk’’ dedi.
Göktürk elini yüzünü yıkadı, buraya geldiğinden beri ilk defa saçına ayna da baktı. Tuğrul birlikte gittiler. Aynı masa da akşam yemeği hazır olmuştu. Fedai yine masanın başında oturmuştu. Hiç kimseden ses çıkmadan yemeği yediler. Fedai konuşmaya başladı.
‘’Evet beyler, artık buraya alıştığınızı düşünüyorum. Daha önce de belirttiğim gibi sizleri hazırlayacağız ve sizler dünyanın belki de her ülkesinde görevleriniz olacak. Her şeyden önce bizim kim olduğumuzu, kime hizmet etmeniz gerektiğini bilmeniz gerek.
Bizler Hun Devleti’nden tutun Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar tüm Türk devletlerinden var olmuş bir yapıyız. Kurucumuz Başbuğ Atilla’dır.  Atilla Avrupa’yı, Roma’yı kontrol altına alabilmek, milletinin düşüncelerini öğrenmek için bir gizli yapı kurdu. Önce eğittiler sonra, göreve gönderdiler.’’
Tam bu sırada Osman atladı.
‘’Yani casus yetiştirdi.’’
‘’Aynen öyle oldu. Bu yapı daha sonra günümüze dek ulaştı. Tabi ki sadece casusluk değil, devletin her kademesinde yerleştirilmiş, sokakta dilencisi, serhatta komutan, mühendis, doktor… Aklınıza hangi tür meslek geliyorsa hepsinden yetiştirilmiştir.
Adımıza gelecek olursak… Adımız, ‘’Tuğ’’. Bizlerde Tuğ askerleriyiz. Gittiğimiz yere milletimizin, tuğunu dikeriz.’’
Bir süre sessizlik oldu. Bu sefer soruyu soran Selçuk’tu.
‘’Peki, bu yapının en üst kademesi siz misiniz?’’
Fedai cevap vermek için elini havaya kaldırdı ki Göktürk atladı.
‘’Yoldan geçen üç kişiye tutup da en üst kişiyi göstermezler.’’
Fedai bu cevaba önce gülümsedi, sonra ciddi tavrını alıp,
‘’Göktürk hem haklısın, hem haksızsın. Ayrıca sen askerliği çabuk unutmuşsun, lafımı bir daha bölme. İstersen Mehmet komutanını hatırla’’ dedi.
Bunu duyan Göktürk bir an geçmişi gitti, geldi. ‘’Anlaşıldı’’ dercesine kafa salladı.
‘’Evet Selçuk Göktürk’ün haklı yanı ben en üst seviye kişi değilim. Üstteki kişi daha doğrusu kişiler şimdilik sizi pek ilgilendirmiyor. Göktürk’ün haksız yanı ise sizler yoldan geçen üç kişiye göre daha zeki, daha eğitimli, daha sportif ve daha yalnızsınız. ‘’
Göktürk içinden,
‘’Duygularımızı mı ölçüyor, sabrımızı mı ölçüyor bir anlamadım. Bu adamı sevmedim, sanırım sevemeyeceğim de…’’ diye düşündü.
‘’ Şimdi Kur’an, bayrak ve silah üzerine yemin edeceğiz.’’
Tuğrul masaya 17 Türk devletinin armaları işlenmiş kumaş bir bayrak koydu. Üzerine Kur’an-ı Kerim’i sardı. Ve belinden üzerinde ‘’ Allah bizimledir’’ yazısı işlenmiş bıçağını Kur’an’ın üzerine koydu. Fedai elini bıçağın üzerine koydu, ardından sırası ile Tuğrul, Doğan ve Göktuğ koydu. Daha sonra Osman, Selçuk koydu. Göktürk terrüddüt etti ama o da elini koydu. Fedai yemine başladı. Her durduğunda diğerleri tekrar etti.
‘’ Yüce Allah ve Türk milleti şahidim olsun.
Bundan sonra çıktığım yolda,
devletim,
milletim,
dinim için çalışacağım.
Bildiklerimi anlatmayacağım.
Gördüklerimi söylemeyeceğim.
Hayatımın sonuna kadar,
Tuğ’un emri altında
Türk-İslam’a hizmet edeceğim.
Satanlardan olmayacağım,
Kaçanlardan olmayacağım,
Başaracağım,
Başaracağım,
Başaracağım.
Allah Türk’ü korusun ve yüceltsin.’’
Yemin bittikten sonra hep bir ağızdan ‘’Amin’’ dediler.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});



‘’Evet beyler ilk dersiniz buydu. Bundan sonra uzun bir süre görüşemeyeceğiz. Diğer derslerinizi başka yerlerde alacaksınız. Dersleriniz bittikten sonra tekrar buraya geleceksiniz.’’
‘’ Bu uzun süre ne kadar olacak ve nereye gideceğiz? ‘’ dedi Selçuk.
‘’4 yıl eğitim alacaksınız. Geri döndüğünüzde hepiniz daha çok kaslı, daha az yağlı olacaksınız. İngilizce, Çince, Rusça ana diliniz gibi olacak. Dövüş sporları, silah kullanımı ustası olacaksınız. Edebiyat, Tarih, Hukuk, Siyaset, Felsefe ve Matematik başlıca dersleriniz olacak. Daha fazlasını gidince öğreneceksiniz.’’
4 yılı duyan Göktürk’ün içi burkuldu. Ayça’dan ayrı kalacaktı. Bir daha görememek korkusu sordu ama ne yazık ki ne bunu diyebilecek ne de belli edebilecekti.
‘’Şimdi herkes odasına gitsin. Eşyasını alsın, yukarı da görüşürüz ‘’  dedi Fedai.
Göktürk ağır adımlarla odasına gittiğinde yatağa oturdu. Ne yapacağını bilmez bir halde Ayça’yı düşünüyordu. Tam bu sırada Ayça içeri girdi. Göktürk’ü o halde görünce yanına oturdu.
‘’ Kalk Göktürk kendini toparlamalısın. Ben seni burada bekliyor olacağım.’’
Ayça’ya kızgınlığı geçmemiş olan Göktürk,
‘’İstersen bekleme. Senin için dönmeyeceğim, eğer doğru söylüyorlarsa memleketime hizmet etmek için döneceğim’’ dedi ve kalktı. Eşyalarını toplarken Ayça, bileğinde duran bilekliği çıkardı. Göktürk’ün avcuna koydu. Göktürk bilekliğe baktı gözleri doldu.
‘’Bu benim sana aldığım bileklik…’’ diyebildi sadece. Bu sefer kendini tutamadı ve göz yaşı yanağından çenesine doğru yavaşça süzüldü. Ayça Göktürk’e sarılıp,
‘’Ben hala aynı Ayça’yım. Hala seni seviyorum. Şimdi gitmem gerek unutma seni burada bekliyor olacağım. O bileklikle geri dön’’ dedi ve çıktı gitti. Göktürk ne yapacağını bilemez halde sadece bilekliğe bakıp kaldı. Eşyalarını topladı, odadan çıktı. Aklı hala Ayça’daydı. Dışarı çıktığında geldikleri araç bekliyordu. Yanında Göktürk hariç herkes vardı. Göktürk gidiyordu ki Fedai yanına yaklaştı. Bir saat verdi.
‘’Bak Göktürk, anlıyorum seni. Bu saatle istediğin zaman Ayça’ya ulaşabileceksin. Eğitimini başarıyla tamamla ve dön. Memleketin sana ihtiyacı var, Ayça’nın da…’’
Göktürk saate baktı.
‘’Teşekkür ederim Fedai. Emin ol elimden daha fazlasını yapacağım ve bir an önce buraya geleceğim.’’
Beraber diğerlerinin yanlarına gittiler. Fedai veda konuşmasını yapmaya hazırdı.
‘’Evet beyler, sizlere buraya dönmeniz için farklı şeyler verdim. Biliyorum ki sizlere verdiklerim, sizler için çok anlamlılar. 4 yıl burada yoksunuz artık. Eğer olurda eğitimlerinizi iyi bir şekilde tamamlarsanız daha erken dönme şansınız olabilir. Doğan arkadaşlara yüzüklerini dağıt. Bu yüzükler sizlerin adınız, kimliğiniz, namusunuzdur. Onları koruyun. ‘’
Hepsi yüzükleri aldılar, parmaklarına taktılar.

Göktürk, Osman ve Selçuk araca bindiler. Araç yükseldi ve ufukta kayboldu.

Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi



Bismillahirrahmanirrahim

“Ey İnsanlar!

“Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

“İnsanlar!

“Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, malarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmustur.

“Ashabım!

“Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptı olayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

“Ashabım!

“Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeişiti kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’in faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

“Ashabım!”

“Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu İlyas bin Rabia’nin kan davasıdır.

“Ey insanlar!

“Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek islerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});


“Ey insanlar!

“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’in emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’in emriyle helal kildiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkıınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izininiz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onların yataklarında yalnız burakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

“Ey mü’minler!

“Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uyudukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’in kitabi Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

“Mü’minler!

“Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar

kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kani da, mali da helal olmaz. Fakat malini gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

“Ey insanlar!

“Cenab-i Hakk her hak sahibine hakkini vermiştir. Her insanin mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasciya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.

Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’in, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-i Hakk, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

“Ey insanlar!

“Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabin Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlügü olmadigi gibi; kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin

da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadir. Allah yanında en kiymetli olaniniz O’ndan en cok korkaninizdir.

“Azası kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’in kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.

“Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

“Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmaycaksınız:

  • Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
  • Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığıcanı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
  • Zina etmeyeceksiniz.
  • Hırsızlık yapmayacaksınız..

“İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.

“İnsanlar!

“Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?”

Saheb-i Kiram birden şöyle dediler:

“Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz!”

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

“Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!”

PUSU(BÖLÜM 7)

”Sevginin niçini olmaz ki efendim”

   Herkes dışarı çıkınca Ayça, Göktürk’e biraz daha yaklaştı. Göktürk bir hışımla oturduğu yerden kalktı, bir süredir sıktığı yumruğunu duvarla buluşturdu. Her ne kadar eli acısa da sessizliğini korudu. Ayça sessizce olan biteni izliyordu. Gözlerin çıkan bir damla yaş kirpiklerine takılı kaldı. Göktürk Ayça’ya yaklaştı yüksek bir sesle,
‘’Zaten eninde sonunda buraya gelecekmişim neden bana bunları anlatmadın. Şimdi sana, size bu olanlara nasıl inanacağım? ‘’
Ayça kirpiğine takılı kalmış gözyaşını sildi.
‘’ Emir böyleydi. Burada duygular değil emirler konuşur.’’
Bu şekilde net ve kesin cevap beklemeyen Göktürk döndü ikinci sefer duvara yumruk attı.
Bu sırada Fedai, Tuğrul ve Doğan yan odaya geçtiler. Fedai bilgisayarı açmalarını söyledi. Yan odaya yerleştirilmiş ses kaydetme özelliği bulunan kamera Göktürk ve Ayça’nın her türlü konuşmasını ve hareketini çok rahat bir açı ile alabiliyordu. Tuğrul söz aldı.
‘’Komutanım, burada bu tür duygusal karmaşalar bizlere sorun çıkartmaz mı?’’
‘’Evet belki haklısın Tuğrul. Bak şimdi Osman ve Selçuk’un gözlerini okuyabildin mi ?’’
Fedai aslında bu sorunun cevabını biliyordu. Çünkü Tuğrul’un insanları tanıma konusunda yetenekli olduğunu biliyordu. Tuğrul’un insanlar hakkında ki yorumları şu ana kadar yanıltmamıştı.
‘’Evet Komutanım. İkisi de burayı çoktan kabul etmiş duruyorlar.’’
‘’Peki Göktürk? Onun gözleri ne anlatıyor?’’
‘’Şeyy…Komutanım  aslında hiçbir şey. Buraya içi ısınmamış, bizlere güvenmiyor. Gözleri sürekli kapı, pencere arayışı içerisinde ilk fırsatta kaçacak gibi duruyor.’’
‘’Evet Tuğrul, bu Göktürk’ün yapısı. Hayatı boyunca tam bir bozkurt gibi yaşadı. Asla kabul etmedi tutsaklığı. İstemediği kimsenin emri altında durmadı. Başına çok bela aldı bu yüzden. Burada da durmayacağını anladığımızdan dolayı Ayça’yı onun yanına gönderdik zamanında. Ayça Göktürk’ün hayalinde ki kızdı aslında. Aşık olmaması imkansızdı. Şu an da aşkı için burada kalacak, ancak o şekilde bize güvenip tanıyacak. Ayrıca Ayça’nın konuşması ve tavrı ona olan güvenimizi bir kere daha kanıtladı. Duygularının aklının önüne geçmesine izin vermedi.’’
‘’Anladım komutanım. ‘’
Bu konuşma sırasında Göktürk ve Ayça bir şey konuşmamış ikisi de bir köşede bekliyordu. Fedai odadan çıktı, onların yanına geldi. Fedai odaya girince Ayça ayağa kalktı, hazır bir şekilde bekledi.
Fedai masaya oturdu, iki elini parmaklarının arasından geçirip masanın üzerine koyması önemli bir şey anlatacağına işaret ediyordu. Ayça’ya otur eliyle sandalyeyi göstererek otur işareti yaptı.
‘’Az önce ve daha önce olanlar için üzgünüm Göktürk. Bu şekilde olmasını istemezdik ama maalesef ki her zaman her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Bu yüzden bir an önce kendini toparlamanı ve eğitimlere başlamanı istiyorum.’’
Göktürk sessizliğini bozarak,
‘’Bir dakika burayı anlamadım. Eğitim mi dediniz?’’ dedi.
‘’Evet eğitim.’’
‘’Kusura bakmazsanız eğer ben size hala güvenmiyorum. Sizi hala tam olarak tanımıyorum. İsminizi dahi bilmiyorum. Ne eğitiminden bahsediyorsunuz? O eğitimi almam için benim buraya inanmam ve güvenmem gerekiyor. Eğitim falan almıyorum. ‘’
Fedai hafif gülümseyerek,
‘’Alacaksın’’ dedi.
Bu sefer de Göktürk gülümsedi.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});



‘’Almazsam beni mi öldüreceksiniz, hücreye falan mı atarsınız?’’
‘’Hayır Göktürk. Kendi isteğinle alacaksın.’’
Göktürk alaycı bir tavırla,
‘’Nasıl olacak o, sayın Fedai komutan?’’ dedi.
‘’İşte karşında duruyor. Ayça senin buraya olan güvencen olacak. O burada olduğu için sende burada kalıp bizi tanıyacaksın daha sonra zaten isteğinle bizden olacaksın.’’
‘’Çok emin konuşuyorsunuz. Ben Ayça’yı unuttum. Az önce olanlar sadece geçmişte kalmış son sayfayı yırtmak oldu. Benim Ayça’m öldü.’’
Bu konuşmayı söylerken o kadar ağır ve acılı söyledi ki eğer Göktürk’ü biraz daha konuştururlarsa ağlayacaktı. Son cümleyi duyan Ayça’nın da gözleri doldu ve o şekilde kaldı. Bu sefer gözyaşının çıkmasına izin vermedi.
‘’Eğer o şekilde düşünüyorsan buyur gidebilirsin. Tüm kapılar açık. Dışarı da seni istediğin yere bırakacak araç hazır.’’
Fedai kulaklığına dokundu,
‘’Tüm kapıları Göktürk’e açın. Yıldırım 1390’ı hazırda bekleyin ve onu istediği yere bırakın.’’ Dedi.
Göktürk bütün bu olanlara anlam veremiyor. Kafasında zaten kaçmak planı vardı ama bu şekilde bırakılmasını pek mantığı almıyordu.
Fedai devam etti.
‘’Evet Göktürk duydun, kapılar açık gitmekte serbestsin. Ama buraya bir daha dönüşün olmayacak, araca bindiğin anda uyuya kalacaksın. Gözünü evde açacaksın ve bütün bu olanların sadece rüya olduğunu hatırlayacaksın. Ne bir daha Ayça’yı görebilirsin ne de memleketi kurtarmak için burada yapacağın büyük işler kadar orada fırsatın olacak. Karar senin.’’
Göktürk kapının açılmasını şimdi anladı. Artık kesinlikle emindi ki bu insanlar onu çok iyi tanıyordu. Ayça’yı bırakamayacak ve hayatta belki de onun için en önemli şey olan memlekete hizmet edemeyecekti. Gittiğinde köyde atama bekleyecek, gelirse yalnızca devlet memuru olabilecekti. Ama Göktürk’ün yapısı bu değildi. Oturmak, boş durmak, üretmemek ona göre değildi. İstese de istemese de burada kalacaktı.
‘’ Kararımı zaten biliyorsunuz. Yalnızca bir şeyi bilmiyorsunuz, benim için Ayça diye birisi yok. Memleket için burada kalacağım. Size hala güvenmiyorum, bakalım memleket için neler yapıyorsunuz.  Şimdi müsadenizle ben gideyim.’’
Fedai yine hafif gülümsedi.
‘’Peki Göktürk, gidebilirsin. Biraz dinlen odanda daha sonra çalışmalara başlayacağız.’’
Göktürk ayağı kalktı gitti. Ayça gözleri dolmuş, sesi yok olmuşçasına bekliyordu. Göktürk’ün gitmemesine belki de onun kadar kimse sevinmemişti.
‘’Evet Ayça, sen de gidebilirsin. Duygularına hakim olmaya devam et.’’
Ayça ayağı kalktı,
‘’Emredersiniz komutanım’’ dedi ve çıktı.
Göktürk odasına çekildi, daha önce fark etmediği bir şey fark etti. Köşede bir kitaplık vardı, 200’ e yakın kitap vardı. Kitaplar gelişi güzel konulmuştu. Sanki çölde su bulmuşçasına içine mutluluk doldu. Ne zaman canı sıkılsa yaptığı şeylerden en rahatlatıcısı, kitap okumaktı. Bu sefer canı daha çok sıkkın, bilmediği yerde bu kadar duygu yoğunluğunu artık kaldıramayacak hale gelmişti. Kitaplara göz gezdirirken bir tane kitabı çekip aldı. Bu kitabı daha önce kaç defa okumuştu acaba… Belki 100, belki de 1000. Her defasında ayrı bir anlam, her defasında ayrı bir resim bulmuştu bu kitapta. Sanki gözleri yine onu oku dercesine kitaptan çekilmiyordu. Karar verdi bunu okuyacaktı. Yatağına gitti, sırtını yasladı. Kitabın kapağını sesli okudu.
‘’Hüseyin Nihal Atsız, Ruh Adam.’’
Sanki karşısında yazarı varmış gibi,
‘’Ah be Atsız, bunun devamını yazsan acaba ne diyecektin ki…’’
Açtı kitabı önsözden başlayarak okudu. O kadar okudu ki vaktin geçtiğini anlamadı. Ama okumaya doyamıyor, duramıyordu. Aslında okumuyor, kitabın içinde yaşıyordu. Kitabın öyle bir noktasına geldi ki durdu, kaldı. Tekrar tekrar okudu. En sonuncunu sesli okudu.
‘’-Niçin seversin Güntülü?
Güntülü, hocasına hayretle bakarak birkaç defa gözlerini kırptı ve aynı esrarlı sesle cevap verdi;
-Sevginin niçini olmaz ki efendim… Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim.’’
Artık dünyaya boş bakmaya başladı. Kitap elinde okumayı bırakmış, geçmişe doğru demir almıştı. Ayça ile geçen günler sanki hatıralarında değil de göz kapaklarındaydı. Gitmek bilmiyordu. Bu güne dek unutamamıştı ki bugün unutabilsin. Fedai haklıydı Göktürk’ün burada kalmasının bir nedeni de Ayça…

Uhud Savaşı’nda Okçular Tepesi

Müşriklerle yapılan ikinci cihad, Uhud dağının eteklerinde 625 yılında geçekleşmiştir. Efendimiz (s.a.v.) mücâhidlerin konumunu, Uhud dağını arkasına alacak şekilde belirlemişti. Bu strateji, Uhud dağının mücâhidlere arkadan gelecek bir saldırıda siper olması demekti. 
Efendimiz (s.a.v.) üç bin kişilik Mekke ordusunun Medine’ye doğru geldiğini haber alınca, sahâbe ile istişare etmiş, kendi görüşü şehrin içinde kalıp savunma savaşı yapmak iken, özellikle Bedir’e katılamamış genç sahabîlerin görüşünü kabul ederek Medine’nin dışında düşmanı karşılamak üzere harekete geçmişti.
Uhud Dağı’nın eteklerine gelince, düşmanın gelip dağın ön tarafına doğru konuşlandıklarını görünce, Efendimiz (s.a.v.) de en uygun bir şekilde askerlerini yerleştirmiş, stratejik bir konumu olan Ayneyn geçidine ise Abdullah b. Cübeyr komutasında elli okçu görevlendirmiş ve onlara şöyle talimat vermişti: “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşlar(akbabalar) tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız.” (İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 47; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 4, s. 293)

Bir müddet sonra savaş başlamış ve ilk başta Müslümanlar, Mekke ordusunu darmadağın etmişlerdi. Mekkeliler neleri varsa hepsini o meydana bırakıp kaçmaya başlamış, Müslümanlar da onların arkasından geriye bıraktıkları ganimetleri toplama işine girişmişlerdi. İşte tam o esnada, Ayneyn tepesinden savaş meydanındaki bu  gelişmeleri seyreden okçu sahâbîlerden bazıları: “Bu iş tamam, savaş bizim lehimize bitti!” diyerek, Hz. Peygamber’in talimatını unutarak meydana inip, ganimet toplamaya karar vermişlerdi. Abdullah b. Cübeyr, askerlerin bazılarında bu kararı görünce onları uyarmış, ama çok fazla etkili olamamıştı. Orada bulunan elli okçudan, kırk tanesi tepeden aşağıya inmiş, ganimetleri toplamaya başlamışlardı. O ana kadar, tepeyi gözleyen ve orası korunduğu müddetçe İslam ordusuna arkadan saldırılamayacağını bilen Mekkelilerin süvari birliğinin komutanları Halid b. Velid gibi komutanlar durumdan faydanlanmak için harekete geçtiler, geriye kalan on okçu şehit ediliyor ve Müslümanlar arkadan kuşatılıyordu. Beklenmeyen bu saldırı üzerine Müslümanlar derin bir sarsıntı geçiriyor, o anlarda kaçmaya başlayan Mekkeliler toparlanıyor, onlar da geri dönerek saldırıya geçiyor, böylelikle İslam askerleri iki ateş arasında kalarak ciddi sıkıntılar çekiyorlardı.
Netice de içlerinde Hz. Hamza, Hz. Mus’ab ve nice Sahâbe’nin büyüklerinden yetmiş kişi şehit oluyor, başta Efendimiz (s.a.v) olmak üzere yaralanmayan kalmıyordu. Böylelikle Uhud Savaşı, okçuların yerlerini terk etmeleri sonucunda ağır bir bedel ödenerek nihayete eriyordu. 
Peygamberimizin Uhud’da şehit olanlar için ” Uhud savaşında şehit olan kardeşlerimizin ruhlarını Allah bir takım yeşil kuşların içine koymuştur. Bunlar cennet ırmaklarına gelip, yerler ve içerler. Burada cennet meyvelerinden yerler. Kuşlar daha sonra arşın gölgesindeki asılı olan altın kandillere tünerler. Şehit olan ruhları  mesut bir hayata eriştiğinde, bizim cennetteki halimizi dünyadaki kardeşlerimiz bilsinler ve cihattan çekinmesinler demişlerdi.” ( Tecrid, 186 vd, Sa’d, II,148)

Türk Halkı değil, Türk Milletiyiz !

Uzmanlar, yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat insanların tarih sahnesine girmesi dört beş bin yıllık bir meseledir.

İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmiş, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karışmasından bugünkü ırklar doğmuş, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir.

Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir.

İnsan zekâsının gelişmesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmuş, zamanla kelimelerden başka kelimeler türemiş, bazı kelimeler anlamını değiştirmiş, bazıları unutulmuş veya bırakılmış, yerine yenileri alınmış veya bulunmuştur.

İnsan olgunlaşmasının toplum hayatındaki son durağı “millet” ve “devlet”tir. “Millet” bağımsız yurdu olan teşkilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar.

Son zamanlarda solculardan başlayarak yavaş yavaş herkese, hattâ resmî şahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz.

Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima “halk” kelimesini kullanırlar. Aşırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Şemseddin Sami “halk” kelimesini ” Kaamus-i Türki” adlı mühim eserinde “insanlar”, cem”iyyet-i beşeriyye, umum, cemaat, güruh, “kalabalık” diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime “milletin bir parçası” yahut “aşağı tabakası” anlamında kullanılır. “İstanbul Halkı” veya “Orta Anadolu Halkı” dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu”da doğan yahut oralarda yaşayan insanlar anlaşılacağı gibi “halktan yetişme” tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı “halktan yetişme”, halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdır. Herkes zaten milletten yetişme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan başka “halk” yalnız o an için mevcut olan topluluktur. “Millet” ise üç zamanda da vardır ve “millet” bir ” var olma şuurunun” da ifadesidir.

Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı şiddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıştır. Halk için böyle bir tutum yoktur.

Türkiye”deki insanlar “Türkiye halkı” olarak anıldığı zaman yalnız çalışıp kazanan, şuraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir.

Aynı insanlar “Türk milleti” olarak ele alınınca geçmiş yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savaşa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur.
//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Komünistler milletlere “yığın” diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından başka bir şey değildir. İran”daki komünist partisinin adı olan “Tûde”, Farsça”da “yığın” demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar “Yığın” adında bir dergi çıkarmışlardı.

Komünist Çin”de yüz milyonlarca insanın Mao”nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir şeklidir.

Çünkü halk şuursuzdur. Baştaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım başarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinleştirilir ve bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez.

Millet ise şuurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler işlediği için savaşta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak ateşe atılır. Yaratılıştan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez.

Resmî bildirilerde sık sık görülen “halklarımız arasındaki geleneksel dostluk” gibi tabirleri Türk dış işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine “milletlerimiz” kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır.

Türk milleti nedir, kimler Türk”tür diye sorulacak.

Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen topluluktur.

Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konuşan, anadili Türkçe olan insanlardır.

Şuuraltında veya duygularının gizli yönünde başka biri ırkın şuur ve özleyişini taşımayan kimselerdir.

Türkçülere yedi, hatta yirmi kuşak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve araştırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve başka düşmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler” den biri olan Yıldırım Bayazıd”ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif” in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demiştir?

Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karışan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karşı hayranlık başlayınca her şey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde yaşayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, işçi haline geleceğini düşünemeyecek kadar ahmaklaşır.

Millet olmanın sonuçlarından biri de başka milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyiş ve ayrılış maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konuşma şekline, sevdiği ve sevmediği şeylere, davranışlarına kadar bir çok şeyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve şaşkınlığın ifadesi bile her millette başka başkadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der.

Milletler binlerce yılın geliştirip şekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardeş yapmak, birleştirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakışır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birleşme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birleşme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atış bu birleşme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir.

Şimdi, insanlığın son merhalesi olan şuurlu, inançlı ve istekli “millet” dururken onu kaldırıp yerine şuursuz, her kalıba girmeye elverişli, ham madde halindeki “halk” ı koymakta ne mânâ var?

Bu sözlerimize karşı hemen Atatürk kalkanıyla karşımıza dikileceklerini, öyle ise “Atatürk kurduğu partiye ne diye Halk Partisi dedi ? ” diye soracaklarını biliyoruz.

Atatürk, Halk Partisi”ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlaşılmamıştı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk “halk” demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmiş, milletin geri kalmış tabakalarını düşünmüştü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmişti.

Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüştürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi”nden ve Tuna” dan Altaylar” ın ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değiştirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz.

Sürülseler de, dilleri bozulup değiştirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt başlı sancak altında birleştirir, değişen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk”ten boşaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmışı en ileri ve en üstün seviyeye ulaştırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçekleştirir.

Hüseyin Nihal ATSIZ, Ötüken, Ocak 1969, Sayı: 61

PUSU(BÖLÜM 6)

Artık Bir Şeyleri Öğrenme Vakti

Aradan nerdeyse 24 saat geçmişti. Kendilerince ağır sınavlardan geçen 3 kişi yeni yeni uyanıyordu. Fedai, Göktuğ, Tuğrul ve Doğan aynı yemek masasında oturmuş kendilerine gelmelerini bekliyorlardı. Üçü de uyanınca önce gidip ellerini ve yüzlerini yıkadılar sonra masaya gelip oturdular.
Fedai konuşmaya başladı,
‘’Nasıl hissediyorsunuz ?’’
İsmail ve Mehmet her zaman ki gibi sükuneti korumuş söylenecekleri ve olacakları bekliyorlardı. Ama Yiğit yine durmadı içindekini dışarıya döktü,
‘’ Kafam karma karışık nasıl bir sınavdı bu? Bilgim, askeri gücüm, kondisyonum ne bilim bu tür sınavlardan geçmiyoruz da rüyada sınav oluyoruz ?’’
Fedai gülümseyip Doğan’a baktı.
‘’Evet, Yiğit belki haklısın. O tür sınavlarda yapabilirdik ama o zaman sizin duygularınızı ölçemezdik. Hepiniz merak ediyorsunuz neden böyle bir sınav? Bakın sizi kondisyon, edebiyat, tarih, kültür, yabancı dil gibi farklı dallarda sınavlara tutmamıza gerek yok. Çünkü bunlarım hepsi kazanılabilir, mesela Yiğit’in İngilizcesi çok kötü ama ona İngilizce yanında Almanca, Rusça ve Çince de öğreteceğiz. Tabi İsmail ve Mehmet’ de. Her türlü ders göreceksiniz. Edebiyat, tarih, kültür aklınıza ne geliyorsa öğreneceksiniz. Ama biz sizin asla duygularınızı kontrol edemeyiz. Hepiniz farklı devletlerde farklı sınavlardan geçtiniz ama üçünüzün de teması aynıydı. Bu hayatta en sevdiklerinizle devletin konuları arasında kaldınız ve sevdiklerinizi kaybetme ihtimaline karşı devletinizi seçtiniz. Bizim için de önemli olan buydu. Ne olursa olsun asla bildiklerinizi, duyduklarınızı, gördüklerinizi kimseye söylemeyeceksiniz.‘’
Herkes Fedai’nin tok sesinden etkilenmişti. Yiğit,
‘’ Bizlerin devlete hizmet ettiğimizi, sizlerin iyi birileri olduğuna ve en önemlisi aslında bütün bildiklerimizin yanlış olduğunu kanıtlamak zorunda olduğunuzu düşünüyorum.’’
Yiğit’in bu çıkışı herkesi şaşırtmış yalnızca Fedai’yi gülümsetmişti. Çünkü Yiğit’i onun kadar kimse tanımıyor ve bu tepkileri verebileceğini biliyordu.
‘’ Nerden başlayalım Yiğit? Kendi hayatınızdan mı yoksa bizim hayatımızdan mı?’’
Yiğit kararlı bir şekilde,
‘’ Elbette önce kendi hayatımdan başlamak isterim.’’
//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});


‘’Peki öyleyse. Öncelikle şu konuyu açayım. Sizleri farklı devlet zamanlarınıza götürdük. Elbette ki gelişi güzel yapmadık. Sizler buraya geldiğinizde isimleriniz yoktu, bizde size isim koyduk. Hangi devlete gittiyseniz isminiz odur ve isimlerinizi cep telefon tuşlarından sayıya denk gelen harflere basarak dosyalarınızı açabilirsiniz.’’
Hepsi şaşırdı ve önlerine gelen dosyalara baktılar.
Bu demek oluyordu ki, Yiğit’in adı Göktürk, İsmail’in adı Selçuk, Mehmet’in ki ise Osman.
Hepsi Fedai’nin dediği şekilde şifreleri girdiklerinde dosyalar açıldı. Tüm dosyaların ilk sayfasında bir bebek resmi altında isimleri ve genetik kod yazıyordu.
Fedai devam etti,
‘’ Evet beyler, o önünüzde ki bebek resimleri sizlerin buraya geldikten yaklaşık 1 saat sonra ki çekilmiş fotoğraflarınızdır. Altında bizlerin koyduğu isimler ve en altta genetik kodunuz yazmaktadır. Genetik kodunuzdan bahsetmeden önce şunu sormak isterim aileniz olarak bildiğiniz kişiler size bebeklik fotoğrafınızı gösterdi mi ?’’
Üçü de bir süre düşündü, hayır dercesine Fedai’nin gözlerinin içine bakıp kafa salladılar.
‘’ Evet, Göktürk babanın sana en çok bahsettiği devlet hangisi?’’
Göktürk düşündü, şaşırmış bir şekilde,
‘’Göktürkler…’’
‘’Ya sana Selçuk?’’
‘’Selçuklular…’’
‘’Ya sana Osman?’’
‘’Osmanlı İmparatorluğu…’’
‘’Evet, beyler sanırım aileleriniz neden hep o devletlerden bahsettiğini anlamışınızdır. Sizlere üç büyük devletin üç büyük isminizi koyduk. Sizler bu milletin geçmişten almadığı dersler olacaksınız. Hepiniz geçmişi bilip geleceğe yön verecek hale geleceksiniz. Şimdi sırada genetik kodlarınız var.’’
Yine üç kız geldi, kollarından bir tüp kan aldılar. Göktürk’ün kolundan kan alan kadını Yiğit görünce dondu kaldı. Ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmıştı. Ama sustu ve olacakları izlemeye devam etti.
Kan tüplerini alan kızlar masanın üzerine bir cihaz getirdi, bıraktılar.
‘’ Evet, Osman bu cihazı tanıyor musun ?’’
‘’Evet, tanıyorum. Bu benim geliştirdiğim ‘Ötüken 571’ ‘’
‘’Hata oranı nedir ?’’
‘’Yok denecek kadar az. %0.001 ‘’
‘’O zaman alınan kanların genetik kodlarını bize çıkarır mısın?  İlk önce senden başlayalım, genetik kodunu zaten ezbere biliyorsun.’’
Osman kalktı, kendi tüpünde ki kapağı açtı, cihazın ön bölümünde su damlasını dolduracak hacimli çukura bir damla koydu. Cihazı çalıştırdı, yaklaşık 3 dakika sonra cihazın yan bölümünden A4 boyutunda bir kağıt çıktı.
‘’Nedir sonuç ?’’
‘’ Sonuç aynı. Dosya da yazanı görünce zaten ben aynı olduğunu görmüştüm, kanıtlamış oldum.’’
‘’ Şimdi diğerlerininkini de bak.’’
Osman sırası ile baktı ve sonuçları sahiplerine verdi. Herkes kodların aynı olduğunu gördü.
‘’Teşekkürler Osman şimdi oturabilirsin. Gel gelelim Göktürk, söylemek istediğin bir şey var mı?’’
Göktürk anlamış ama anlamamış gibi,
‘’Ne gibi efendim?’’
‘’Öncelikle şu konuya açıklık getirelim bana efendim deme. Burada kimse efendi değildir, komutanım demeniz kafi. Bizim efendimiz, yalnız kainatın son peygamberidir. ‘’
Herkes böyle bir askeri bir adamdan böyle bir ince ve önemli bir düşünce beklemiyorlardı. Fedai devam etti,
‘’ Şimdi soruna gelirsek, ben bahsetmeyim istersen sen bahset. ‘’
Tam bu sırada az önce ki kız gelip Göktürk’ün yanında durdu. Göktürk ne yapacağını, ne diyeceğini bilmiyordu.
Göktürk’ün gözleri doldu ve dokunsalar canı çıkacak şekilde kala kalmıştı.
Kız konuşmaya için Fedai’ye baktı,
‘’Komutanım ben konuşayım. Göktürk anlatacak durumda değil.’’
Fedai kıza bakıp onaylarcasına kafa salladı.
‘’ Göktürk’le 6 yıl önce tanıştık. Sizin emriniz doğrultusunda gittim, onu buldum. Daha sonra o bana aşık olmuştu. Bende ona aşık olmuştum. Evlilik hayalleri kurup, geleceğimiz hakkında hayal kuruyorduk. Ne yazık ki köylerinde ki bir CIA ajanı tarafından fark edildim. Köye doktor olarak atanan bir kadın aslında köyde insanlara verdiği ilaçlar içinde kanserojen, uyuşukluk, kısırlık gibi hastalık yapan etkenler bulunuyordu. Bunu Göktürk’ün bir grip aldığında fark ettim. Daha sonra sizlerin bilgisini sunup araştırmaya devam ettim. Gördüm ki ilaçlar, yurt dışında özel yerlerde imal edilip özel olarak dağıtılıyor. Ne yazık ki bu ilaçlar Azerbaycan, Türkiye, Kıbrıs, Doğu Türkistan, Filistin başta olmak üzere nerdeyse tüm Türk ve Müslümanların bulunduğu ülkelere gönderiliyor. Bunun ardından kadın hakkında ki araştırmalarım sonucu, kadının babası Ermeni asıllı, annesi ise Yahudi asıllıydı. Hayatını Türkiye ve Amerika arasında geçirmiş. Kadını takip ettiğim sırada biri ile görüşüp birkaç dosya veriyordu. Saatimi kolumda unuttuğumdan dolayı güneş saatin camından kadının gözüne yansıma yapmıştı. Ve yerim fark edildi, kaçmaya başladım. Arkamdan koştular her ne kadar yüzümü göremeseler de bulunduğum yeri riske atmamak için oradan uzaklaşmam gerekiyordu. Hızlıca bir sahte evlilik yapıp ortadan kayboldum. ‘’
Göktürk gözleri dolmuş, yumruğunu sıkmış bekliyordu.
‘’Evet, Göktürk bir şey demek ister misin?’’
‘’Ne dememi bekliyorsunuz?’’
‘’Aslında hiçbir şey. Toplantıya yarım saat ara veriyoruz. Bu arada Göktürk ve Ayça’nın belki konuşmak istedikleri bir şeyler vardır. ‘’
Fedai ile birlikete herkes dışarı çıktı, oda da sadece Göktürk ve Ayça kaldı.

19 Mayıs’ın Hikayesi

 
 
 
 
‘’ 1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım…’’ diye başlar Nutuk.
Bizler bugünü ‘’ Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’’ olarak kutluyoruz. Peki konuya ne kadar hakimiz?
O yıllarda başlangıcından itibaren 6 asırlık hayatı olana bir imparatorluğun ‘’yıkılışı’’ söz konusuydu. Bir Rus elçisi ulu imparatorluğa ‘’Hasta Adam’’ demişti. Tüm dünya hasta adamı artık tamamen öldürmek istiyor, hastalığının bile kendilerine zarar verdiklerini düşünüyorlardı.
Anadolu kaynıyor, Türk milleti kaynıyordu. İnsanlar bir şeyler için çabalasa da başsız vücut hareket etmekte zorlanıyordu. Çanakkale savaşında bir isim duymuştu Anadolu insanı. Adı Mustafa Kemal…
Ama kimse onun bir başbuğ olup Türk’ü hasta yatağından kaldıracağını düşünememişti. Henüz…
Ülkenin ve milletin durumu karşısında çözümler üreten, planlar yapan Mustafa Kemal artık Anadolu’ya geçmeli Türk milleti ile kucaklaşmalı ve dünya tarihini değiştirmeliydi. Anadolu’da ayaklanmalar iyice artmıştı. Özellikle İngilizler ayaklanmaların bastırılması için baskı yapıyordu. Biliyorlardı Türk bir kere uyanırsa hak bildikleri uğruna can alır, can verirler.

 30 Nisan ‘da 9.Ordu müfettişi olarak atanan Mustafa Kemal’in tayini Resmi Gazete’de yayınlandı.
 16 Mayıs 1919’ da Bandırma vapuru ile Samsun’a doğru demir aldı.
Gemide kimler kimler yoktu ki… Binbaşılar, yüzbaşılar, Kaymakam, Katipler… Kendisi seçmişti Atatürk bu kişileri. Resmi ve askeri insanlar lazım olacaktı. Mücadele büyük, o vakit zafer kaçınılmaz olmalıydı.
Tam 3 gün sürdü yolculuk. Uzadı da uzadı. Anadolu Mustafa Kemal’e hasret, Mustafa Kemal Anadolu’ya. Mustafa Kemal Paşa gemidekileri ikna etmek için çok çaba harcadı ve başardı.
19 Mayıs 1919 demir atan Bandırma Vapuru içindeki heyecanı Karadeniz’e anlatıyordu.
‘’Ey Karadeniz artık çırpınmana gerek yok, Mustafa Kemal’i getirdim!’’
Bunu duyan Karadeniz artık başka dalgalanıyor, başka gülüyordu Anadolu’ya. Diyar diyar haber salın, dünya tarihi değişecek. AntiTürklerin evdeki hesapları çarşıya uymayacaktı.
Ve o gün Kurtuluş Savaşı’ı fiilen başladı.
Nasıl ki Çanakkale’den zaferle döndüyse Kurtuluş Savaşı’nı tarihin tozlu sayfalarının arasına ‘’Zafer!’’ diye yazdırdı.
Ve Nutuk tamamlanır…
‘’Ey Türk İstikbali’nin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarında ki asil kanda mevcuttur!’’