İlk Blog Gönderim

Bir şeyleri değiştirmek istiyorsak bir yerden başlamak gerekiyor. Oturuyor muyuz, ayağa kalkalım. Ayaktaysa oturalım. Ama önce kendimizden başlamamız gerekiyor değiştirmeye. Kendimizi değiştirmediğimiz yerde sokağın çöpünü nasıl değiştirebiliriz?

O yüzden blog yazmaya başladım. Aslında tekrardan başladım desek daha doğru olur. Okuduklarım, düşüncelerim artık bünyeme ağır gelmeye başladı. Dışarıya çıkmak için yolak arıyor. WordPress’te bu yolak olacak şimdilik.

Bu ilk gönderim olsun. Elbette yeni yazılarım yakın vakitte gelecek. Mehmet Akif’in de dediği gibi;

”Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın”

Başbuğ Enver

Sanmayın korkak, hayalperest, haindi,

Sanmayın ikbaldi, şöhret, şandı Enver.

Hele bir okuyun, sorun, bakın kimdi Enver?

Bir kutlu devletti, ruhtu, candı Enver.

Başında Hak hilali, alkanda fesi,

Kaytan bıyıkları, baruttan nefesi,

Makedonya, Kafkas, Pamir’in efesi,

Heybeti ki ma’uf-i cihandı Enver.

Bardız geçidinde düşmana saldıran,

İslam’ı yeniden ayağa kaldıran,

Türk’ü cihan şümul hülyaya daldıran,

Ölümü öldüren bir ünvandı Enver.

Pınarıdır, akan suyun, ırmakların,

Rüzgarıdır, ay yıldızlı bayrakların,

Şehit kanıyla sulanan toprakların,

Hamuruyla yoğrulan, vatandı Enver.

İslam’a ümit, yüreklere nişandır,

Şehadete, yekpara kılıç koşandır,

Ve Ravza-i Mutahhara’da coşandır

Hak’kın üstüne Türkçe, doğandı Enver.

Altay’dan Tuna’ya bütün Türk illeri,

Ne misteri tanırız, ne de monşeri,

Gökte Hak’kı biliriz, yerde Enver’i

Uğruna canlar feda, Turan’dı Enver.

İslam’ın neferiydi, Türklere baştı,

Ülküsü uğruna, durmadan savaştı.

Kafkasları aştı, Turan’a ulaştı,

Çeğan’da ebedi, taht kurandı Enver.

Yürekte sönmeyen, hürriyet ateşi,

Kafkasya kartalı, Türklüğün güneşi,

Cennette Resulü Ekrem’in kardeşi,

Bir tek Hak önünde, diz vurandı Enver.

Talat’ın dostu, Askeri’nin sırdaşı,

Resneli Niyazi’nin can arkadaşı,

Kuşçubaşı Sami, Eşref’in yoldaşı,

Türk’ün başbuğu, ulu hakandı Enver.

Ne sadece insandı, ne kemik, etti.

Ülküsü Türk’e, İslam’a hürriyetti.

Türk’ün tüm günahlarına kefaretti.

Turan’a İsmailce kurbandı Enver.

Abdurrrahman GÜLSEREN

Türk Milleti ve Milleyetçiliği Üzerine Genel Bakış

   Türk Dil Kurumu’nun güncel internet sözlüğüne göre millet; çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus demektir. Milliyetçilik ise; maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm anlamına gelmektedir. Millet ve milliyetçiliğin tanımlarını yaptık. Peki bunlar sadece tanımlardan mı oluşuyor? Yoksa kelimelerin maddiyatından ziyade maneviyatına mı bakmamız gerekiyor? Bunu yazımızda inceleyeceğiz.

  Millet’in manasına her ne kadar ‘’ırk’’sal bakılsa da aslında ırkla bütünlüğü yok denecek kadar azdır. Türk milleti olarak onlarca asırdır dünyada varlığından söz ettiren, devir kapatıp devir açan, kitaplardan çıkartıldığında tarih namına pek bir şey kalmayan bir millet olduğumuz biliyoruz. Kendimize uydurma masal kitapları, uydurma hikayeler yazmamıza gerek yok çünkü tarihimiz tam anlamıyla bir destan. Bu yüzden 16 tane büyük devlet yıktık, devlet kurduk ve son devletimizin adı 12-15.asırlar arasında varlığından söz ettiren Ed-Devleti Türkiye’den gelmektedir, daha çok bilinen ismi ile ‘’Memlükler (Bahriyye, Birinci Memlükler; 1250-1382) ve Burcî Memlükleri (Burciyye, İkinci Memlükler; 1382-1517)’’. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘ün 10.yıl Nutku’nda ilk kez kullandığı ‘’Ne mutlu Türküm diyene!’’ sözü tam anlamıyla bir çatı oluşturmuş, içeriye girmek isteyen kendini Türk gibi hisseden herkesi çatının koruması altına almıştır. Ne yazık ki günümüzde Türküm dediğimizde duruma daha çok ırksal bakılıyor. Oysa ki Türk Dil Kurumu’nun tanımlaması gereği konu ırksaldan daha çok manevi his meselesidir. Kendini Türk gibi hisseden, Türk milletine hizmet etmekten mutluluk duyan, devletin ve milletin geleceğini kendinden üstün gören herkes Türktür.

   Milliyetçilik konusuna geldiğimizde ülkemizde ve dünyada İtalyanların ve Almanların en çok adlarının geçtiği ‘’faşizm’’ ile yan yan getiriliyor. Hatta bazıları o kadar farklı bir ses tonlaması ile zıplıyorlar ki Türk Milliyetçiliği’ nin 1789 yılında gerçekleşen Fransız İhtilali ile başladığını iddia ediyorlar. Aslında kendileri de bunun iddiadan öteye gitmediğini yalnızca cırtlak bir sesle boş muhalefet yapmak olduğunu gayet iyi biliyorlar. ‘’Milletimizi yücelten, ona büyük hizmetler eden ey büyük insanlar, gelecek nesiller bu anıtı okusunlar ama ebediyen unutulmasınlar. Ey Türk titre ve kendine dön. Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?’’ diyen Bilge Kağan’dan aldık uyanma emirlerini. ‘’Size öyle bir vatan aldım ki ebediyen sizin olacaktır’’ diyen Sultan Alparslan’ nın emirleri ile vatanımıza sahip çıktık. ‘’Ey Konstantiniye! Ya sen beni aIırsın, ya ben seni aIırım!’’ sözleriyle davamız uğruna her şeyimizle savaş vermemiz gerektiğini öğrendik Fatih Sultan Mehmet Han’dan. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Örnekleri çoğaltmak zor değil. Önemli olan milletimizin varlığının farkına varmak. Avrupa Orta Çağ yaşarken biz millet olarak medeniyetin varlığından söz ettiriyorduk. Onlar milletin manasına bilmedikleri yıllarda biz Türk Milliyetçiliği sayesinde gücümüzün ve adaletin varlığını sürdürüyorduk. Hangi devlete bakarsanız bakın Türk Milliyetçiliğini apaçık göreceksiniz. Bizi ayakta tutan, diri tutan, milletimiz uğruna savaşlar verdiren Türk Milliyetçiliğidir.

   Son olarak bu yazıyı okuyanlardan birkaç isteğim olacak. Bugün 21.yy’ da teknoloji, bilim ve ekonominin güçleri elinde olanlar kendilerine tarih ve gelecek yazmaya çalışmaktadır. Onlara bu fırsatı vermeyelim. Çünkü onlara tarih diye bizi yok etmek, gelecek diye insanlığı yok etmek istemektedirler. Ne milletimizin tarihini yok etmelerine, ne de insanlığın geleceğinin yok olmasına izin vermeliyiz. Bu yüzden çok çok çok çalışmamız gerekmektedir. Daha az uyumalı daha çok çalışmalıyız. Bunu tarihimize ve geleceğimize borçluyuz.

Muhsin Yazıcıoğlu ve Üşüyorum

Henüz 10 yaş civarındaydım. Dediler ki köye büyük bir adam geliyor. Herkes köyün meydanına toplandı. Adam kamyonun kasasına çıktı, konuştu. Biz dinledik. Sonra herkesle teker teker konuştu ben de yanına gittim, elini öptüm. O gün Muhsin Yazıcıoğlu benim için ölümsüz oldu.

Şehit olduğu gün, bizim köyün yakınlarına düştü helikopteri. Asıl o gün benim için ölümsüzleşti.

Ta o günden adını, sanını biliyorduk. Ama bugün birilerinin siyasi çıkarı için, birilerinin kendini büyük bir dava adamı göstermek için onun Şehitliğini kullandığını görüyoruz. En çokta bu canımızı yakıyor. Şehit olmadan önce adını bilmeyenler, varlığından haberdar olmayanlar

Şehit olduktan sonra onu kahraman ilan edip kendilerine de pay arıyorlar. Yazık.

Yazımı onun şiiri ile bitirmem gerek.

Üşüyorum

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum..


Muhsin Yazıcıoğlu

Türk’ün Bayramı: Nevruz(Yeni Gün)

Gün ile gecenin eşlendiği 21 Mart’ta güneş kuzey yarım küreye doğru yol alır. Artık havalar ısınmaya, karlar erimeye başlar. Toprak aylarca tuttuğu nefesini verip çiçekleri ile yeryüzünü boyamaya başlar. Bu nedenler Nevruz yeniden dirilişin bir imgesi olarak bilinir. Nev yeni, ruz gün anlamında kullanılır. Yani Nevruz eşittir, Yenigün

Malesef ki kimi millet yada etnik köken kendilerine Nevruz’u mal etmek için olmayan tarihlerini masallaştırıp anlatır oldular.Onlar çok iyi bilir ki tarih yoktur ki Türk ile şanlanmasın. Destan yoktur ki Türkü anlatmasın. Kahramanlık varsa Türk vardır. Şöyle ki oniki hayvanlı Türk takvimine baktığımızda 21 Mart yıl başı olarak karşımıza çıkıyor. 1 Ocak’ta yıl başına kutlayanlar Türkün yılbaşını ne yazık ki bilmezler. Takvim zamandır. Takvim tarihin çizelgesidir. Bizim takvimimiz de bizim yılbaşımız var. Ayrıca Nevruz Türkler için yeniden dirilişin, kurtuluşun ve mücadelenin simgesi olmuştur. Yani Ergenokon destanıdır. Bu yüzden demir dağları eritip yeniden kurtuluşun adıdır Nevruz.

Her yıl düzenli olarak bir çok Türk devletinden ateşler yakılır, kızgın demirler dövülür. Her yıl büyük Türk birliği için yeniden umutlar doğar. Bilinir ki bir gün gelecek, Börteçine baş olacak. Demirden dağları eritip Yenigün’e koşulacak. Bilinir ki kızgın ateşlerde dövülen demirler Zülfikar’lar yapacak. Çinliye Kürşad olacak her bir yiğit. Yiğitler toy eylecek ateşin başında. O gün Nevruz bayramı Türkün kurtuluşu olacak.

Türk’ün bayramı Nevruz kutlu olsun.

Çanakkale Zaferi

Çanakkale Savaşı yada Çanakkale Muharebeleri, I. Dünya Savaşı sırasında 1915–1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası‘nda İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğunun arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul‘u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya‘yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zapt etmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Kara ve deniz savaşı sonucunda iki taraf da çok ağır kayıplar vermiştir.

Ve dünya öğrenmiştir ki, ÇANAKKALE GEÇİLMEZ.

Srebrenitsa Katliamı

“Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum”

Bosna’daki İnsanları Korumakla Görevlendirilmiş Hollandalı Bir Asker








Temmuz 1995’de Yugoslavya iç savaşı sırasında Sırp ordusu, “Krivaya 95 Harekatı”nın bir parçası olarak Srebrenitsa’yı işgal etmiştir. Yaşanan bu olay bir işgal olarak kalmamış bir katliama dönüşmüştür. Çünkü Bosna – Hersek’in Srebrenitsa kentinde en az 8.372 kişi “Ratko Miladiç” komutasındaki ağır silahlı Sırp ordusu tarafından öldürülmüştür. Yapılan katliamda genç yaşlı demeden binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Yapılan katliama Sırp ordusunun yanı sıra, Bosna-Sırp ordusunun “Akrepler” olarak bilinen özel birlikleri de katılmıştır. Ne Birleşmiş Milletler’in Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmesi ne de kentte bulunan 600 Hollanda Barış Gücü askeri katliama mani olamamıştır. Srebrenitsa olayı, II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yapılan en büyük insan katliamı ve etnik soykırım olarak Dünya tarihine kazınmıştır.

Yugoslavya’nın düşmesinin ardından, 1992 yılında Sırplar Yugoslav halklarına katliam uygulamaya başlamışlardır. Olaya müdahil olmak isteyen Birleşmiş Milletler 6 bölgeyi güvenli ilan etmiştir ve bu bölgelerden biri de Srebrenitsa’dır. Savaştan önce 24.000 nüfusu olan bu kent mülteciler ve dışardan kente sığınan insanlarla birlikte 60.000 nüfusa ulaşmıştır. Nüfusun artmasıyla bu kent artık hastalıklarla, açlıkla mücadele etmeye çalışan bir toplama kampına dönüşmüştür. Kenttekilerin kendilerini korumak için edindikleri silahlar da BM (Birleşmiş Milletler) güçleri tarafından güvenlik gerekçesiyle toplanmıştır. Sırp devlet Başkanı Radovan Karadziç’in emriyle, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askerlerinin kente olan tacizleri sıklaşınca kamptaki insanlar silahlarının geri verilmesi için başvuruda bulunmuş; fakat kampın Hollandalı komutanı Thom Karremans bu isteği geri çevirmiştir. BM güçleri ise sadece kent üzerinde iki tane F16 uçurarak tepki vermişlerdir. Hollandalı askerler Bosna’daki BM Barış Gücü Komutanı Fransız generalden aldıkları emirle bir gece yarısı kenti boşaltmış ve bulundukları kampı içindeki 25.000 mülteci ile birlikte Sırplara teslim etmişlerdir. Hollandalı komutan tarafından Sırplara satılan (bu olay video kasetle kanıtlanmıştır) kent bir hafta süren katliamla Sırplara yenik düşmüştür.                    












Ratko Mladiç

Srebrenitsa kırsalında 1000 kişiyi esir alan grup, Ratko Mladiç’in emriyle esirleri öldürmeye başlamıştır. Daha sonra kimlik tespiti yapılmaması için cesetler askerler tarafından parçalanarak Kremetorium’da yakılmış ve toplu mezarlara gömülmüşlerdir. Yaklaşık 5 gün süren bu katliama Avrupa devletleri sanki gizliden gizliye destek verirmiş gibi sessiz kalmışlardır. II. Dünya Savaşından sonraki en büyük insanlık kıyımı yaşanan Srebrenitsa, Sırp katillere boyun eğmiştir. Katliam’dan 13 yıl sonra Sırbistan’ın Sermiyan köyünde yakalanan Sırp komutan Ratko Mladiç, Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından müebbet hapse çarptırılmış; fakat infaz için 16 yıldır aranan Ratko Mladiç’in, Sırbistan hukukunun içinde yapılması gereken bazı düzenlemelerden sonra Lahey’e sevk edileceği bildirilmiştir. Bütün dünyanın kayıtsız kaldığı (başta Türkiye…) bu vahşetin izleri halen silinememekte ve yeni toplu mezarlar bulunmaya devam edilmektedir.

           1995 Temmuzu’nun sonlarına doğru yapılan katliamda, kenti Sırp askerlere teslim eden Hollanda askerlerinin çoğu daha sonra ülkelerine döndüklerinde psikolojik tedavi görmek zorunda kalmıştır. Hollanda hükümeti hiçbir sorumluluk kabul etmezken, kenti bırakarak Sırpların katliamına göz yuman 600 hafif silahlı Hollanda askerinin büyük bir bölümü pişmanlıklarını her fırsatta dile getirmişlerdir. Srebrenitsa kentinde yaşadıkları anları kitaplaştıran askerlerden biri olaydan dolayı yaşadığı pişmanlığı şu sözlerle ifade etmiştir “Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum” İşte bu sözler, kentte uygulanan etnik kıyımın en büyük belgesidir. Srebrenitsa kentinde kurulan BM kampında tercümanlık yapan Hasan Nuhanoviç anılarında şunları paylaşmıştır; “Hollandalı askerlerin bulunduğu kampa gelerek, kampa sığınan insanların teslim edilmesini isteyen Sırp komutan, aksi takdirde kampın bombalanacağını açıklamıştır.” Hollanda askerlerinin kendi canlarını kurtarmak için insanları tek sıra halinde teslim ettiğini aktaran Hasan Nuhanoviç kamp etrafında boğazlanan insanların çığlıklarını ve yalvarmalarını unutamadığını söylemiştir. Ne acıdır ki kampa sığınan ve Sırp askerlerine teslim edilen insanların arasında Nuhanoviç’in 18 yaşındaki erkek kardeşi Muhammed, annesi ve babası da vardır. Yaşadığı o günleri gözyaşları içinde anlatan Hasan Nuhanoviç katliamcılardan birçoğunu teşhis etmesine rağmen cezalandırılmadıklarını, hatta annesinin katili olan kişinin devlet dairesinde memur olarak görev yapmaya devam ettiğini belirtmiştir. Halen Saraybosna’da yaşamaya devam eden Hasan Nuhanoviç, yaşadığı bu üzücü ve kan donduran anıları 2007 yılında yazdığı “ Birleşmiş Milletler Bayrağı Altında-Srebrenitsa Katliamı” adlı kitabında paylaşmıştır…  

Kaynak;  http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/srebrenitsa-katliami-149

Neden Türk İslam Ülküsü?

Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de “Türk-İslam Ülküsü” ne bağlanmayı savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, “Emperyalizm”, Türk ve İslam dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile “vatan çocuklarını” din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır. 

Bugün yeryüzünde iki sömürgeci “blok” vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist emperyalizm” diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl emperyalizm”. Birincisi “çok uluslu sirkelerin” paravanasında, “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardim etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında, “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkartmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adi altında işgalini gerçekleştirmektedir. 

Gerçekten de yer yüzünde ezilen ve sömürülen bir de “üçüncü dünya” vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, federasyonlara bölünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı bir buçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yani da, bu nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen Müslümanlar arasında Türk Milleti’nin çok önemli bir bolümü bulunmaktadır. 

1970 Yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayati yasayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katidir. 

Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslam ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma planlarını baltalamış ve bu ülkeleri, “ebedi sömürge” statüsüne mahkum etmek için elinden geleni esirgememiştir. 

Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür değerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini “bir uygarlık ve ilerilik” unsuru biçiminde onların kafalarına ve vicdanlarına oturturlar. Böylece milli ve mukaddes değerlere bağlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düsen “yabancılaşmış kadrolar” çıkarırlar. Bir ülkede, değerler “ikizleşince”, kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İste düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve milletin “parsellenmesi” için beynelmilel güçleri harekete geçirir. Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bolünmüşse, düşman rahatlıkla at oynatabilecek vasati bulmuş demektir. 

Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ sanki bir insan, hem “dindar” hem “milliyetçi” hem “medeniyetçi” olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zır programlar durumuna sokarak, hiç yoktan “çatışan güçler” meydana getirir. Bu oyunlarını,o kadar ustaca planlar ki,tertiplerini anlamak 

için bazan olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Mesela, 

Osmanlı Türk Devleti’nin parçalanması ve Orta-Doğu’nun sömürgeleştirilmesi 

için,dinimizin ve milliyetimizin düşmanları,din” ile “milliyetçilik” arasında zıddıyyet ve düşmanlık duyguları doğurmayı planlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar. 

Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı “Les Francs-Maçons” kitabının 127. sayfasında okuduğumuza göre İslam dünyasında masonlar Cemaleddin-i Afgani ve Muhammed Abduh gibi “din politikacılarını” localarına kaydederek onların eliyle “Dini,milli yapılarına göre reforme ederek” alemşumul İslam dinini bozmak,öte yandan Müslüman Kardeşler(Freres Musulmans) hareketi ile de “İslam’da milliyetçilik yoktur”propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle çok kahpece bir planla birbirine zıt “islamcı” ve “milliyetçi” sun’i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir. 

Emperyalizm, bizim dünyamızda bu “paradoks”tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı,birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor. 

O halde,Türk milliyetçisine düşen iş,bütün varlığı ile bu oyunu herşeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede sun’i olarak birbirine düşman “güya Türkçü” ve “güya İslamcı” cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına,bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır. 

Bunun için,Türk-İslam ülküsüne bağlı,Türklük şuur ve vakarına,İslam iman,aşk,ahlak ve aksiyonuna sahip.Türklüğü bedeni,İslamiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan,Dünya Türklüğünün,İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur. Din ve milliyet,zıt değerler değildir. Bu sebepten, “sentez”,tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre,yıllardan beri kullandığımız “Türk-İslam sentezi” yerine, “Türk-İslam Ülküsü” sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını “TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ” olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız. 

Seyit Ahmet ARVASİ Türk İslam Ülküsü, s13-15

PUSU(BÖLÜM 10)

Anahtar Kelime

Göktürk içeri girdi. Direk anlatmaya başladı.
‘’Komutanım, saatlerdir üzerinde çalışıyorum. Dosyaları tek tek inceledim. Operasyonları her ayrıntısı ile inceledim. Operasyonlarda her ihtimali değerlendirdim. Ama bir sonuca varamadım. Yalnız…’’
Göktürk söyleyeceklerinin üst tarafı rahatsız edeceğini bildiği için burada biraz durdu. Fedai,
‘’Evet. Yalnız?’’
‘’Komutanım, şüphelerinizde haklısınız. Birileri bizi satmış. Bu operasyonlardan kurtulmanın tek yolu atacağımız adımın bilinmesidir. ‘’
‘’Peki Göktürk, önerin nedir? Bizi satan kişi ya da kişileri nasıl bulacağız.’’
‘’Komutanım siz değil ben bulacağım.’’
‘’Nasıl yani tek başına mı hareket edeceksin?’’
‘’Evet komutanım. Bu konuda üstlerle ayrıntılı konuşmak istiyorum. Şimdiden özür dileyerek söylüyorum ama satan ya da satanlar üstlerden bile olabilir.’’
Fedai bunu duyunca Göktürk’e hızlıca bir yumruk indirdi.
‘’Biz senden satanları bul diyoruz. Sen tutmuş bu oluşumun en büyük isimlerini 9 yıldızı suçluyorsun. Bu kabul edilemez. Saatini, yüzüğünü çıkar.’’
Göktürk yumruğun etkisi ile patlayan dudağına aldırış bile etmeden,
‘’Komutanım beni dinleyin. Üstlerim sadece bir dinlesin. Ondan sonra kafama sıkın isterseniz.’’
‘’Daha fazla konuşma Göktürk, saatini ve yüzüğünü çıkar.’’
Bu sırada Fedai’nin telefonuna bir mesaj geldi. Fedai mesajı okudu.
‘’Burada bekle, geldiğimde saatini ve yüzüğünü çıkarmış ol.’’
‘’Emredersiniz komutanım.’’
Fedai hareket merkezinden çıktı. Göktürk masaya oturdu ve elinde ki saati ve yüzüğü çıkardı. Bütün umudu, heyecanı yerle bir oldu. Henüz daha hizmet etmemişken bu şekilde infazını kabul edemiyordu. Artık Ayça’yı da göremeyecekti. Bu tür düşünceler arasında yarım saat geçmişti. Fedai tekrar odaya girdi. Göktürk ayağa kalktı.
 ‘’Üstler oy birliği ile senin düşüncene katılıyor ve bu görevi sana veriyor. Saatini ve yüzüğünü tak.
 Onlar şu an seni dinliyor. Cevaplarını bana mesaj olarak bildirecekler. Konuşmaya başlayabilirsin.’’
Göktürk, Fedai’nin böyle konuşmasına çok şaşırmıştı. Hemen saatini ve yüzüğü taktı.
‘’Sağ olun komutanım. Sayın üstlerim, komutanlarım  öncelikle bana bu görevi verdiğiniz içim teşekkür ederim. Komutanımın bana ilk anlattığından beri aklıma çok takıldı. Dosyayı inceledim. Operasyonları tekrar tekrar gözden geçirdim. Eksik bir nokta bulamadım. Her şey en ayrıntısına kadar düşünülmüş. Bir tanesi şanstır derim ama bu kadar art ardına aksilik olmasını düşünmek yalnızca çocuk masallarında geçer. Bizi satanın kim olduğunu kestiremediğimiz için bu işin araştırılmasında kimse tarafından takip edilmek, izlenmek veya dinlenmek istemiyorum. Daha doğrusu olması gereken bu olduğunu düşünüyorum. Bu süreçte siz üstlerimi dahi araştıracağım, inceleyeceğim. Lütfen beni yanlış anlamayın. Bu konuya açıklık getirsem de getirmesem de sizler hakkında sahip olduğum bilgiler yüzünden infazımın gerçekleşeceğini biliyorum ama madem devlete ve millete hizmet ediyoruz o zaman burayı korumamız gerekecek. Bu uğurda baş alıp baş vermeye hazırım.’’
Göktürk konuşmasını bitirdi. Fedai, Göktürk’ün bu konuşmasını onaylamış gibi gözlerini kırptı. İkisi de sabırsızlıkla gelecek cevabı bekliyordu. Aradan kısa bir zaman geçti. Ve beklenen mesaj geldi. Fedai seslice okumaya başladı.
‘’Bak Göktürk, düşüncelerin de haklı olabildiğin gibi haksız da olabilirsin. Sen şu an resmen bizleri dahi suçluyorsun. Elindeki yüzüğün simgesine bakarsan orada 9 tane yıldız gözükür. TUĞ her zaman 9 yıldızla yönetildi ve korundu. Eğer ki yaptığın suçlamanı bizlere kanıtlı bir şekilde suçluları teslim etmezsen sen başta olmak üzere Ayça da ölür. Elbet ki senin gibi genç ve fikirleri taze olan birisine direk güvenmeyeceğiz. Bu işte Fedai ile birliktesin. Kimse sizi takip etmeyecek, izlemeyecek. İkinizin odasının elektrik tesisatını yeniden döşeyin. Ana hatla alakası olmasın. Bizlere ne zaman bir bilgi aktaracak olsanız bu odaya gelip ulaşın. Onun dışında size kimse ulaşmayacak. İkinizde her türlü yetkiye sahipsiniz. Fedai’nin bilgisayarına 9 yıldız ve TUĞ hakkında ayrıntılı dosyayı gönderdik. Şimdiden gazanız mübarek olsun.’’
Göktürk ve Fedai birbirlerine baktı. Önce Fedai, daha sonra Göktürk,
‘’Emredersiniz komutanım!’’ dediler.
Fedai Göktürk’e bakıp,
‘’Evet Göktürk gel bakalım. Sana çok güveniyordum ama daha buraya geldiğin ilk günden ortalığı böyle karıştıracağını düşünmemiştim’’ dedi ve beraber Fedai’nin özel odasına geçtiler.
‘’Komutanım dosyaları alalım bizi kimsenin izleyemeyeceği ve dinleyemeyeceği bir yere geçelim.’’
‘’Orasını bana bırak, bildiğim bir yer var.’’
Fedai ve Göktürk bilgisayardan dosyaları aktardılar. Fedai bilgisayarı kapatıyordu ki;
‘’Komutanım bir dakika. Buranın kamera takip sisteminin haritasını bulabilir misiniz?’’
‘’Ben biliyorum zaten Göktürk.’’
‘’Komutanım eminim sizin de bilmediğiniz kameralar vardır.’’
Fedai bir düşündü Göktürk haklı olabilirdi. Dosyaları karıştırıp, kameraların haritasını buldu. Biraz inceledi ve bilmediği yerlerde kamera olduğunu görünce Göktürk’e bakıp,
‘’Haklı çıktın. Bana 10 saniye ver saatlerimize aktarmam gerek.’’
Göktürk yalnızca kafasını salladı. Fedai saatlere aktarımı yaptıktan sonra ayağa kalktı ve Göktürk’le birlikte yürümeye başladı. Hareket merkezinden çıktıklarında Fedai bütün kameraları kapattı. Göktürk kendi odasına doğru gidiyordu ki Fedai kolundan tuttu.
‘’Bekle Göktürk oradan gideceğimizi tahmin edeceklerdir, oradan gitmeyelim.’’
Fedai bunu söyledikten sonra işaret parmağı ile tavanda ki havalandırma deliğini gösterdi. Fedai Göktürk’ün omzuna basıp ilk o çıktı. Daha sonra Göktürk’e elini uzattı onu da yukarı çekti. Havalandırma yolu dar olduğu için sürüne sürüne hareket ediyorlardı. Önde Fedai arkasında Göktürk ağır hareketlerle çıkışa doğru gidiyorlardı. Bir süre ilerledikten sonra havalandırma yolunun çıkışından dışarı çıktılar. Üzerleri biraz toz olmuştu. Elleriyle temizlemeye çalıştılar.  Fedai bu dağlık orman da ağaçların arasında yürüyor hiç konuşmuyordu. Sessizliği bozan Göktürk oldu,
‘’Komutanım bir soru sorabilir miyim? ‘’
‘’Nereye gittiğimizi mi soracaksın?’’
‘’Hayır komutanım. Aklıma takılan büyük bir soru. TUĞ hakkında çok şey öğrendim. Ama bir türlü şu an ki üssün neresi olduğunu öğrenemedim. Bu dağları bir yerden tanıyorum ama bir türlü çıkaramadım. Şu an neredeyiz?’’
Fedai baktı gülümsedi.
‘’Sana orda 3,5 yıl ne öğrettiler aslanım. O zaman şöyle anlatayım. Derler ki Hz.Yafes buralara yerleşti. En büyük oğlunun adı  da Türk’tü. İşte bu yüzden Türk burada başladıysa burada kurtulacaktır. Şimdi anladın mı neresi olduğunu?’’
‘’Anladım komutanım. Hayaliyle yandığımız Tanrı Dağları’ndayız. ‘’
‘’Evet Tanrı Dağları… Türk milletini kurtarmamak için kullandığımız giriş kapısı…O zaman acele et de bir an önce gidip dönelim. Yokluğumuz fark edilmeden.’’
‘’Emredersiniz komutanım.’’
Fedai ve Göktürk hızlı adımlarla ilerliyordu. İleri de bir boş bir araç gördüler. Birlikte araca bindiler. Aracı Fedai kullandı. Araç hareket etmesinden yaklaşık 5 dakika sonra bir gölün yanında durdu. Göktürk,
‘’Sanırım burası da Cengiz Aytmatov’un beslendiği, Kaşgarlı Mahmut’un söylediği Türk Gölü yani Issık Gölü olmalı.’’
‘’Evet Göktürk ta kendisi. Burada bizi kimse dinleyemez, bulamaz.’’
Fedai şöyle uzun uzun göle baktı.
‘’Ne zaman yorulduğumu hissetsem buraya gelirim. Aytmatov’a kitaplar yazdıran göl benim de yorgunluğumu alıyor. Sanki bizi burası koruyormuş gibi hissediyorum.’’
‘’Doğrudur komutanım. Keşke başımızda ihanet gibi bir bela olmasa da buraya yalnız gezmeye gelmiş olsak.’’
‘’Evet keşke… Daha sonra gezmeye de geliriz. Hele şu işi halledelim de…’’
‘’Emredersiniz komutanım.’’
Fedai çantasından çıkardığı tableti açtı. Dosyaları tablete aktardı. Ve incelemeye başladılar. Öncelikli olarak TUĞ’un 9 yıldızını incelediler. Onlar hakkında her türlü bilgiyi tek tek incelediler. Göktürk’ün dikkatini çeken bir ayrıntı olmuştu.
‘’Komutanım bu 9 yıldızın neden çocuğu olmamış ve evlenmemişler?’’
‘’Bu TUĞ’un kuralıdır. Onları bu dünyaya bağlayacak ülkülerinden başka bir şeyleri olmamalıdır. Eğer zaaf noktaları olursa bu onları ve yapıyı ele verdirebilir.’’
Göktürk aradığı anahtar kelimeyi bulmuştu.
‘’İşte aradığımı cevap komutanım. Eğer ki 9 yıldızın bir ihaneti varsa zaafına yenik düştüler. Adamların dosyalarına bakılırsa zaafları yok. O zaman tek bir ihtimal kalıyor. Birinin ya da bir kaçının bilinmedik bir yerde çocukları veya eşleri olabilir.’’
‘’Göktürk bu senin söylediğin imkansız, iyice saçmalıyorsun. Oradan bir şey çıkmaz.’’
‘’Komutanım bana ve hislerime güvenin aradığımız cevap burada. ‘’
‘’Hadi diyelim ki öyle bir şey var. Nasıl bulacağız? Aslında biz baştan sona hata yapıyoruz. Bizleri yetiştiren adamları araştırıyoruz. Onlar her türlü şeyi hesaplar, her şeyi bilir. Belki burada bile bizi dinliyorlar.’’
‘’Dinleyebilir mi komutanım? Hani dinleyemezler demiştiniz?
‘’Aman sinirden dedim. Burayı dinlemelerini tek bir yolu vardı onu da geçen yıl engelledim. Ama şu an konumuz bu değil, işine odaklan Göktürk.”
‘’Emredersiniz komutanım. Şimdi biz bunların bir çocukları varsa eşleri varsa nasıl ulaşabiliriz onu düşünmemiz lazım komutanım.’’
‘’Bu iddiayı ortaya atan sensin, çözümü de sen bul.’’
Fedai ayağa kalktı.
‘’Hadi gidelim yokluğumuz fark edilmeden. ‘’
Göktürk’te ayağa kalktı, araca doğru yürümeye başladılar.
‘’Komutanım odalarımızın, görüntülenme ve dinlenme sorununu çözeceğiz?’’
‘’O işi bana bırak. Her odanın ayrı sigortaları var. Biz sigortaları kapatacağız, kabloları keseceğiz. Son olarak da elimizde ki kamera haritasında ki tüm kameraları kıracağız. Daha sonra büyük bir bobin kullanarak elektrik üreteceğiz. ‘’
‘’Tamamdır komutanım.’’
Bu sırada araca bindiler ve hareket ettiler.
‘’Ha Göktürk bu arada sakın elektronik bir cihazla benle konuşma. Mümkün olduğunca buraya gelmeden hiç konuşma.’’
‘’Emredersiniz komutanım.’’
‘’İyice düşün bakalım, tezin doğruysa bunun için çocuklarını veya eşlerini bulmamız gerekecek.’’
‘’Emredersiniz komutanım. ‘’
Göktürk ve Fedai, aracı ilk aldıkları yere götürdüler. Hızlı adımlarla tekrardan havalandırma kapağına geldiler. Havalandırma yolundan geçip hareket merkezinin kapısının önüne geldiler. Göktürk kendi odasına, Fedai ise hareket merkezine gitti.